SİTE İÇİ ARAMA
Hazırlayan: İnci Ayhan
Web Uygulama: Sadi Atılgan


NLP BİLİMSEL MİDİR?

KORKMAMAYI ÖĞRENMEK

YETİŞKİNLERDE DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE
DÜNÜN YARAMAZ ÇOCUKLARI

BEKLENTİLERİN GÜCÜ VE PLASEBO ETKİSİ


YEME EYLEMİ DÜRTÜ HALİNE GELDİĞİNDE...

TELEVİZYON, ŞİDDET VE TOPLUM

UTANGAÇLIK VE SOSYAL KAYGI

BOŞANMA VE ÇOCUK

TEST: VAKA ANALİZİ

ŞİZOFREN BİR RESSAM

 


NLP BİLİMSEL MİDİR?

Özellikle de kitapçılarda psikoloji bilimi için ayrılmış bölmelerde göz gezdirecek olursak kitapların en azından üçte birinin "NLP" teknikleriyle hayat kalitemizi yükseltme vaadinde bulunduğuna tanık oluyoruz. Sayılarının bu denli çok oluşu şaşırtıcı değil aslında, çünkü 21. yüzyılın "stres ve rekabet" dünyasında okuyuculara bir nevi el rehberi hizmeti sunan bu kitapların satış grafiği tahmin edebileceğimiz üzere yayın evlerini oldukça tatmin edecek seviyelerde. Hal böyle olunca merak etmeden duramıyoruz tabii; bu büyük sektörün tek derdi bizim beş adımda başarılı bir iş adamı olmamız ya da 10 altın kuralla depresyonu yenmemiz mi acaba?

NLP'nin açılımı olan "Sinir Dili Programlaması" (Neuro-Linguistic Programming) terimi ilk duyuşta insanın aklına son teknoloji harikası makinelerle beyne gerekli komutları yükleyip, onu "mükemmel" olmaya programlayan bir tür mucize tekniği çağrıştırıyor. Oysa ortada bir mucize olmadığı gibi NLP'nin bilimselliği de halen tartışmalı.

Tarihi gelişimine baktığımızda 1970'lerde NLP tekniğini ortaya koyan Richard Bandler and dil bilimci John Grinder'in aklından herhangi bir psikoterapi yöntemi geliştirmek bile geçmiyor aslında. Tek motivasyonları insanları "anlamaya" çalışmak olan bu ikili, özellikle de iş yaşamında kayda değer başarılar gösteren bireylerle bu başarılara ulaşamayanlar arasındaki farklarla ilgileniyorlar. Eğer ki kişiyi başarıya taşıyan karakter özellikleri saptanabilirse bunların diğerlerine de öğretilebileceğini düşünüyorlar. Bu noktadan sonra NLP pek çok alanda bir teknik olarak kullanılmaya başlanıyor. Kalabalık içinde konuşurken stresi yenebilme gibi. Ancak kalabalık içinde insanı strese sokan sosyal kaygıyla örümcek görünce çığlıklar attırabilen bir fobi arasında çok da fark olmadığını fark eden "NLP uzmanları", bu tekniği bir psikoterapi yöntemi olarak da kullanmaya başlıyorlar.

Ne var ki bu "uzmanlar" bir süre sonra büyük bir soru işaretiyle karşılaşıyorlar: Terapilerden sonuç alınsa da yapılan işlemlerin "niçin" işe yaradığını kimse yanıtlayamıyor. Ana motivasyonu olaylar arasındaki neden- sonuç ilişkilerini anlamak olan temel bilimler mantığına tamamen ters olan bu"gözü kör" terapi sürecinin dayanakları işte bu sorunu çözmek adına atılıyor.

"NLP uzmanları" hepimizin beyninde bir "içsel harita" olduğunu ve bu haritanın deneyimlerimize bağlı olarak dinamik bir şekilde değişebileceğini varsayıyorlar. Bu süreç içinde kimi zaman bilinç dışı olarak dikkatimizi sadece belli noktalara yoğunlaştırarak gerçekten sapabiliyor, haritamızı "yanlış" şekillendirebiliyoruz. İşte NLP, bu haritalardaki "olumsuz" ya da "boş kalmış" noktaları "iyiye" doğru değiştirmeyi hedefliyor. Bunu yapabilmenin en güzel yolununsa dikkatimizi"etkili" kullanarak bilinç dışımızı kontrol altına almaktan geçtiğini savunuyor.

NLP'nin varsaydığı bir diğer noktaysa insanların birbirleriyle etkileşim içinde olan karmaşık sistemler olduğu. Sosyal grup içinde herkesin davranışlarının diğerlerinin davranışlarını değiştirdiğini öngören bu sistemde bireyin kendi "içsel harita" sındaki doğrulara sadık kalarak bir denge durumuna ulaşmayı hedeflediğine inanılıyor. Bu bağlamda uyumsuz davranışların kişinin kötü niyetlerinden değil, zihinsel haritasının gruba uyumunda yetersiz kaldığından kaynaklandığı düşünülüyor.

NLP uzmanlarının çalışmalarında takip ettikleri katı kurallar yok. Dolayısıyla terapi sürecinin büyük bir kısmında terapist hangi tekniğin hangi hastaya / müşteriye iyi geleceğine inanıyorsa onu uyguluyor. Ülkemizde hipnoz alanında olduğu gibi NLP'de de karşılaşılan en büyük tehlikeyse herhangi bir kurum ya da özel bir programdan alınan bir sertifikayla "terapist" sıfatı altında yetkin olmayan kişilerce uygulanması. Çünkü bu sertifikalar kimi zaman kişilerin hangi meslek grubunda olduğunu bile göz ardı ederek"kolayca" verilebiliyor.

Bu yazıda asıl tartışmak istediğimse daha farklı bir nokta: NLP'nin bilimselliği. Herhangi bir çalışmanın bilimselliğini tartışmaya başlamadan, önce neyi "bilimsel" olarak sınıflandırdığımıza karar vermemiz gerekiyor haliyle. Bu sorunun bizleri bilim felsefesinin uçsuz bucaksız dehlizlerine atabilecek nitelikte olduğunun farkındalığında sadece benim zihnime takılan bir iki noktayı paylaşmak istiyorum. Öncelikle ardında büyük paralar dönen her "hamle" nin bilimselliğinden kuşkulanmak gibi kişisel bir zaafım bulunduğunu itiraf etmeliyim. Bu noktada hiçbir bilimin (ki buna psikolojiyi de dahil elbette) "mükemmelliğin altın kurallarını" verme motivasyonu gütmediğinin, ancak NLP'nin böyle bir söylemle gündeme geldiğinin altını çizmekte fayda görüyorum. Tüm psikologların ısrarla mükemmeliyetçiliğin bireyi mutsuz ettiğini ve bunun aşılması gereken bir "zayıflık" olduğunu haykırdığı bir ortamda "İşte başarılı olun, aynı zamanda mutlu kalın, kitabın kapağındaki o mükemmel model insana ulaşın, üstelik tüm bunları kısa zamanlarda başarın" söylemleri içeren kitapların psikoloji raflarına sıralanmasını doğru ve bilimsel bulamıyorum. Ancak daha da önemlisi NLP'nin bilimsel dayanaklarının zayıflığı. Her ne kadar alanda sürdürülen bir takım araştırmalar varsa da tekniğin niçin işe yaradığına dair ortaya konan bilimsel sonuçlar yeterli değil. Nitekim psikoloji ve yaşam bilimlerinde dünyanın en kapsamlı arama motorlarından biri olan "Pubmed" de yöntemin ismini makale başlıklarında arattığımda karşıma yalnızca 16 sonucun gelmesi ön yargı da sayılabilecek fikirlerimi destekler nitelikte.

NLP'nin bilimsel yeterliliği henüz ıspatlanmış değil. Ancak bizleri bilimselliğine ikna etmek isteyen okuyucularımız olursa da alanımız açık. Bu konuda fikirlerini dile getirmek isteyen okuyucularımız mesajlarını "forum" köşesine iletirlerse, üzerine daha fazla tartışabiliriz.

 

KORKMAMAYI ÖĞRENMEK


Nelerden korkarsınız? Yılan ya da örümcekler kalbinizin daha hızlı çarpmasına neden olur mu? Ya da topluluk önünde bir konuşma yapmanız gerekse, avuç içleriniz nemlenmeye başlar mı? Tüm bu durumlar, pek çok insan için adrenalinin neden olduğu stres tepkisini tetikler.  İlginç olan şu ki bu korku davranımları, panik ataklarda da görülebileceği gibi görünürde bir tehlike ya da herhangi bir neden olmasa bile tetiklenebiliyor. 

Psikolog ve nörologlar, bu korku davranımıyla nasıl başa çıkılabileceği konusunda araştırmalarına devam ediyorlar. Korkulardan kurtulmak, korku veren anıları bellekten silmek gibi basit bir işlem değil. Bunun yerine fobik kişi, bu korkuyu tetikleyen anı ya da uyarıcıya sürekli olarak maruz kalarak korku tepkisini bastırmayı öğrenmeli. Boston Üniversitesi'nin Kaygı Bozuklukları Merkezi Yöneticisi David Barlow, bazı fobiler için böylesi bir maruz bırakma tedavisinin %90 oranında başarılı olduğunu söylüyor. 

Araştırmacılar, çoğu fobi ve diğer korku hastalıklarının bir şekilde koşullanılmış davranımlar olduğunu ileri sürüyorlar.

Araştırmacılar, çoğu fobi ve diğer korku hastalıklarının bir şekilde koşullanılmış davranımlar olduğunu ileri sürüyorlar. Yaklaşık bir yüzyıl önce Rus fizyolog Ivan Pavlov'un klasik  koşullanma deneyi, hayvanların belli uyarıcılara belli fizyolojik yanıtlar vermeye koşullanabileceğini, bu sayede bu fizyolojik yanıtların öğretilebileceğini kanıtlamıştı. Bu çalışmadan yola çıkan Amerikalı psikolog Watson ise, "Küçük Albert ve Beyaz Sıçan" adıyla anılan ünlü deneyini tasarlamıştı. Deneyde, 11 aylık uysal bebek Albert'e ne zaman beyaz bir sıçan gösterilse, onu oldukça korkutup ağlamasına yol açan bir metal sesi de beraberinde eşlik etmişti. Bir süre sonra beyaz sıçana da ağlama tepkisi veren Albert, bu tepkisini pek çok beyaz ve tüylü nesneye genelleyerek tavşandan, köpekten, hatta ve hatta sakalları dolayısıyla Noel Baba'dan bile korkmaya başlamıştı. Albert'in bu davranımı pek çok psikologca "koşullanılmış korku davranımı" olarak adlandırıldı. 

Tahmin edersiniz bugün, psikologlar etik nedenlerden ötürü küçük Albert gibi bebekleri kullanmayı tercih etmiyorlar. Konu üzerinde yapılan deneyler kemirgenlerle yürütülüyor. Bulgular şöyle olmuş: Organizma, korku verici uyarıcıyla (metal sesi) özdeşleştirilen nesne ya da özellik (beyaz ve tüylü olma durumu)' e bu korku verici uyaran olmadan düzenli olarak maruz bırakıldığında fobik tepki sönmeye uğruyor, ancak yeni bir çevrede, ya da stresli şartlarda tekrar geri geliyor. California Üniversitesi'nden Mark Barad bu durumu şöyle açıklıyor: "Sönme, baskılayıcı bir öğrenme paradigmasıdır; deneyimlenen ilk korkunun silinmesi değil." 

Barad'ın üzerinde durduğu bir diğer önemli noktaysa, öğrenmenin zaman aralıklarına dağıtılarak gerçekleştirilmesi gerektiği. Bu gerçeklik, öğrencilerin sınav öncesi gece yaptığı yoğun bilgi yüklemesinin niçin işe yaramadığını destekliyor. Ancak Barad ve ekibi, yaptıkları bir çalışmada sürpriz sonuçlar almışlar. Deney, korku verici uyaranla (Küçük Albert örneğindeki metal sesi), başta nötr olan uyaran (örnekteki beyaz ve tüylü nesneler) arasındaki ilişkiyi sönmeye uğratarak tedaviyi mümkün kılma konusunda yapılmış. Fobik hastalar, korktukları uyaran verilmeden, başta nötr durdukları ve bu uyaranla beraber korkmaya koşullandıkları nesneye düzenli olarak kısa ama yoğun seanslarla maruz bırakılmışlar. Bu yolla tedavinin daha etkili olduğu görülmüş. Oysa ekip çalışmanın başında, öğrenmenin zamana yayılması gerektiğini düşünmüş. Aradaki ilişkinin sönmeye uğratılması aşamasında, maruz bırakma seanslarının zamana yayılıp uzun süreç içinde tamamlanmasının daha etkili olacağı sonucuna varmış. Ekip, klinik uygulamanın fobik hastalar üzerinde yapılan maruz bırakma tedavisi seanslarının birkaç saat içinde, yoğun biçimde kısa seanslarla tekrarlanması olduğunu açıklamış. 

Barad ve ekibinin bulgusunun niçin şaşırtıcı olduğu konusunda bir beyin fırtınası yaparsak, şöyle bir açıklama mümkün olabilir: Ekip, koşullanma yoluyla öğrenmeden bahsetmekte. Haliyle, ilkel bir öğrenme mekanizması söz konusu. Oysa sınava çalışırken, bilişsel düzenlemeler, yorumlar gerektiren üst seviye bir öğrenmeden bahsediyoruz. İşte ikisi arasındaki etkili yöntem farklılığı da, bu kritik ayrımdan kaynaklanıyor olabilir.

Kaynak: Travis, J. (2004). Fear Not. Science News, 165. 

YETİŞKİNLERDE DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE
DÜNÜN YARAMAZ ÇOCUKLARI

Güneş Kayacı

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite/aşırı hareketlilik bozukluğu (DEHB) çocuklarda sık görülen nörogelişimsel durumlardan biridir. Bu durum erişkinlikte dikkatini verememe, organize olamama, huzursuzluk, işleri bitirmekte güçlük, eşya kaybetme gibi belirtilerle kendini gösterir. DEHB'nin erişkinlerde görülebileceğinin kabul görmesi ve değerlendirmelerin ona göre yapılması 'dünün yaramaz çocukları'nı anlamak açısından önemlidir.

DEHB'nin yaşam boyu devamlılığı konusunda çeşitli görüşler vardır. Kimi bilim adamları DEHB belirtilerinin ergenlikle birlikte azalmaya başladığını iddia ederken, kimi bilim adamları bu belirtilerin nitelik ve nicelik olarak değiştiğini, ya da kişinin diğer yetilerini geliştirip kullanarak nörogelişimsel farklılığına uyum sağlamayı öğrendiğini ve belirtilerdeki azalmanın bu uyuma bağlı olduğunu iddia ederler.


DEHB tanısı almış yetişkinlerle yapılan araştırmalarda, sıklıkla geriye dönük DEHB belirtileri sorgulanır ve belirtilerin çocuklukta da var olduğu ve tedavi edilmediği için yetişkinliğe dek sürüp gittiği sonucuna varılır.

DEHB tanısı almış yetişkinlerle yapılan araştırmalarda, sıklıkla geriye dönük DEHB belirtileri sorgulanır ve belirtilerin çocuklukta da var olduğu ve tedavi edilmediği için yetişkinliğe dek sürüp gittiği sonucuna varılır. Oysa hem çocuklukta hem de yetişkinlikte benzer bir klinik tablonun olması bu belirtilerin devamlılığına veya aynı durumun çocukluktan yetişkinliğe dek devam ettiğine dair somut bir kanıt oluşturmaz. Aynı hastalık tablosunun devamlılığını öne sürmek için klinik gidişat, ailevi özellikler, ilaca uyum, nörolojik gelişim ve genel olarak tedaviye cevap gibi parametrelerin tümü göz önünde bulundurulmalı ve çalışmalar ileriye dönük olmalıdır. Diğer değişkenleri de göz önünde bulundurarak yapılmış çalışmaların ortak sonucu, DEHB'nin yetişkinliğe uzanan bir durum olduğudur. Bu konu ile ilgili olarak Faraone ve arkadaşlarının (2000) makalesi bilgi vericidir.

Günümüze dek yapılmış çalışmalarda bu belirtilerin çocukluktan yetişkinliğe devamlılığı ile ilgili farklı tezler öne sürülmüştür. Bir iddiaya göre, belirtiler çocukluk döneminde ve yetişkinlikte farklılık göstermese de bu belirtilerin davranışa yansıması farklı olabilmektedir. Bu görüşe göre, DEHB tanısı alan birey çocukken sırada bekleyememe, oyunu sessizce sürdürememe, aşırı hareket etme gibi özelliklere sahipken, yetişkin olduğunda hızlı araba kullanmayı tercih etme, birden fazla işte çalışma veya sık iş değiştirme gibi belirtiler gösterebilir. Bu belirtiler aynı dinamiklerden kaynaklanmaktadır, fakat kişinin yaşam biçimi ve içinde yaşadığı toplumun özelliklerinden etkilenerek, hatta onların doğrudan etkisi altında kendini belli eder.

Başka bir iddiaya göre, belirtiler çocukluktan yetişkinliğe geçerken niteliksel olarak bir değişim yaşar. Çocuklukta 'aşırı hareketlilik' kategorisi altında sınıflandırdığımız belirtiler sık görülürken, yetişkinlikte 'dikkat eksikliği' diye tasnif edilen belirtiler yaygın olarak görülebilir. Bu görüşe göre çocukken görülen dürtüsellik ve aşırı hareketlilik yerini yaşla birlikte ortaya çıkan ve gelişen yüksek düşünme becerilerindeki yetersizliğe ( kendini kontrol edememe, sorumlu davranışta bulunama, bir düzen içinde hareket etme ve diğer sosyal beceriler gibi ) bırakabilir.

Yetişkin hastalar hızlı araba kullanmayı tercih etme, birden fazla işte çalışma veya sık iş değiştirme gibi belirtiler gösterebilir.

Bilim adamlarının üzerinde hem fikir olduğu görüş ise, DEHB'nin uygun müdahalenin yokluğunda yetişkinliğe dek sürebileceğidir. Yapılan çalışmalar DEHB tanısı alan yetişkinlerin zamanı iyi kullanama, öfkelerini kontrol edememe, uyku bozukluğu, insan ilişkilerinde başarısızlık gibi psikososyal problemler yaşadığını ortaya koymuştur. Alkol ve madde bağımlılığı, depresyon, kişilik bozuklukları da sık yaşadıkları problemler arasındadır.

DEHB'nin çocukluktan yetişkinliğe devam eden bir durum olduğunun kabul edilmesi bağımlılık tedavisinde de önemlidir. Yapılan çalışmalarda yetişkin DEHB hastalarında alkol ve madde bağımlılığının görülme sıklığı % 50 olarak belirlenmiştir. Bu oranın yüksek olması DEHB'nin bağımlı yetişkinlerde de sorgulanması gereken bir durum olduğu ve bağımlılığa uygun müdahaleyi belirlerken dikkate alınmasını gerektiğini gösterir.

Aslında çoğu yetişkinde DEHB'nin varlığı bile sorgulanmaz, DEHB'den kaynaklanan bir takım yetersizlikler de kişilik özellikleri, irade zayıflığı veya zekâ kapasitesi ile açıklanmaya çalışılır. Alkol veya madde bağımlılığı gibi insan yaşamını ciddi oranda sekteye uğratacak bir durum da yaşanmıyorsa, o kişi toplumca olduğu gibi kabul görür. Geçmişin sözde 'yaramaz' çocuğu bugünün 'haylaz' ya da 'vurdumduymaz' bireyi haline gelir. Böyle bir durumda da, kişinin kabul görmesi, olumlanması aynı anda problemin yok sayılması anlamına gelebilir. Bu da çözümsüzlüğü doğuracak ve kişiyi baş etmesi daha güç bir dünyaya itecektir. Oysa yapılan çalışmalar uygun müdahale ile DEHB'nin her yaş döneminde tedavi edilebildiğini göstermektedir.

Kaynaklar: Faraone, S.V.,Biederman, J.,Spencer, T., Wilens, T., Seidman, L.J., Mick, E., et al. (2000). Attention-deficit/ hyperactivity disorder in adults: An Overview, Biological Psychiatry, 48, 9-20.

 

BEKLENTİLERİN GÜCÜ VE PLASEBO ETKİSİ

"İyileşeceğine gerçekten inanan kişi iyileşir" derler. Öyle ki pek çok kanserle savaşım hikayesi vardır sonunda hastaların hayatı yeniden sağlıkla kucakladıkları. Nice ölümlerden dönenler, ölümle burun buruna gelip en amansız hastalıklardan zaferle sıyrılanlar... Günlük hayatta buna kimileri beyin gücü der, kimileri moral, kimileriyse inanç. İsmi her ne konulursa konulsun çoğu zaman kişi bir neden arar "moral" ya da "inancını" yüksek tutmaya. Kendisini iyi edecek bir neden. Bir ilaç. Peki ya bu ilaç bir şekerden ibaretse?

Bugün herhangi bir hastalığın tedavisi sırasında moral ya da olumlu beklentilerin bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek süreci hızlandırabildiği biliniyor. Gerek tedavi süreci sırasında doktor ve hemşirelerden gördüğü ilgi, gerekse tedavi gördüğü düşüncesi hastaya aldığı ilaçların biyolojik etkilerinden bağımsız olarak güç kazandırabiliyor. Bu nedenle de biliminsanları herhangi bir ilacın kimyasal etkilerini sınarken ilaç görünümündeki şekerlemelerle ilaçların ayrı ayrı etkilerini gözlemleyip iki etkinin farkından ilacın iyileştirici gücüne dair çıkarımlarda bulunuyorlar. Eğer ki sıradan bir şeker bile yalnızca "ilaç" adı altında sunulduğu için aynı seviyede bir iyileşme gözlemleniyorsa ilaç başarısız kabul ediliyor. İşte, ilaç görünümündeki bu şekerlemeler "plasebo" adını alıyor. Plasebolar salt biyolojik hastalıklara çare ararken yapılan araştırmalarda değil depresyon gibi psikolojik etmenlerin rol oynadığı hastalıkların tedavi araştırmalarında da etkili bir yöntem olarak ortaya çıkıyor. Bazı araştırmacılar plasebo etkisini klasik koşullanmayla açıklarken diğerleri "mutluluk kimyasalı" olarak bilinen endorfin salınımının rol oynayabileceğini düşünüyor:

Klasik Koşullanma ve Plasebolar

Klasik koşullanma sırasında organizmanın belli uyaranlara belli yanıtlar vermeyi öğrendiğine değinen biliminsanları plasebonun da tıpkı bir ilaç uyaranı olarak algılanabileceğini ve bedenin ilaca verdiği biyolojik yanıtların aynılarını tetikleyebileceğini varsayıyorlar. Plasebo aldıktan sonra beyin işleyişi tıpkı ilaç almışçasına değişim gösteren hastalar bu görüşün doğru olabileceğini gösteriyor. Ancak varsayım plasebo etkisini üst seviye bilişsel nedenlerden uzak tutarak otomatik bir koşullanma sürecine bağlıyor. Oysa sözünü ettiğimiz duygular, beklentiler, umut gibi daha zihinsel süreçler olduğundan yalnızca klasik koşullanmayla açıklamaya çalışmak yetersiz kalabiliyor.

Endorfin Salınımı ve Plasebolar

Plasebo etkisini endorfin salınımıyla açıklayan biliminsanlarıysa ilaç alarak iyileşeceğine inanan hastaların içlerinde korudukları umudun duyguları ve bedensel işleyişleri üzerinde olumlu etki yaratabileceğini vurguluyor. Bu etkileşim sırasındaysa "mutluluk kimyasalları" olarak bilinen ve kişinin duygudurumu ve acı algısını düzenleyen endorfinlerin rol oynadıklarını düşünüyorlar. Nitekim plasebo verildikten sonra bedenlerindeki endorfin salınımı engellenen hastaların acı algılarının tekrar yükseldiğini rapor eden çalışmalar bu görüşü destekliyor.

Plasebo genellikle öyle kayda değer etkiler gösterebiliyor ki bazı biliminsanları psikoterapinin de yalnızca plasebo etkisinden ibaret olduğunu, farklı psikoterapi yöntemlerinin bir anlamda "aynı kapıya çıktıklarını" iddia ediyorlar. Ancak bilimsel çalışmalardan da bilindiği üzere hastanın tedaviye olan inancı her koşulda önem gösteriyor. Tedaviye umutla bağlanan hastalar daha çabuk iyileşiyor. Özellikle de psikolojik rahatsızlıklar söz konusu olduğunda terapinin işe yarayacağına gönülden inanan hastalar terapi sürecine daha aktif katılımda bulunup daha hızlı ilerleme kaydedebiliyorlar. Bu gerçek psikoterapinin yalnızca plasebo etkisinden ibaret olduğu anlamına gelmiyor.

Kuşkusuz plaseboların kullanımı etik sorunları da beraberinde getiriyor. Geçmişin aksine bugün hastalar yeni bir ilacın etkisinin sınandığı çalışmalarda plasebo verilen gruba da düşebilecekleri olasılığı bulunduğu konusunda uyarılıyorlar. Bunun yanısıra eğer ki herhangi bir hastalığın standart tedavisi bulunuyorsa yeni tedavinin plaseboyla değil bu standart yöntemle karşılaştırılması, hiçbir hastanın biyolojik tedaviden mahrum bırakılmaması gerekiyor. Her ne kadar yalnızca plasebo etkisine güvenerek bir hastayı biyolojik tedaviden mahrum bırakmak etiğe aykırı düşse de plasebo etkisi bir hastalıkla savaşımda büyük ipuçları veriyor. Olumlu beklentiler ve tedaviye güven iyileşme sürecini kısaltıyor.

Kaynaklar: http://www.psy.gla.ac.uk/~steve/hawth.html Atkinson RL, Atkinson RC, Smith EE, Bem DJ & Hilgard ER. Introduction to Psychology. 10. Baskı (1990).


YEME EYLEMİ DÜRTÜ HALİNE GELDİĞİNDE...

Obezitenin giderek arttığı yer küremizde beslenme alışkanlıkları ve beslendiğimiz yiyeceklerin içerikleri çok daha önem kazanıyor. Genetik olarak müdahele edilmiş sebze ve meyveler, fabrika atıklarının sızdığı topraklarda yeşeren buğdaylar, ürünleri daha uzun süre depolayabilmeyi olanaklı kılan kanserojen katkı maddeleri, tarlalarda bilinçsizce gerçekleştirilen ilaçlamalar... Öyle ya da böyle her gün bünyemize hiç de "doğal" olmayan, bir o kadar da tehlikeli pek çok madde giriyor. Tüm bu etmenlerin obeziteyle olan ilişkileri farklı bilimsel araştırma konuları olarak yanıt bekleyedursun aşırı kilo alımına neden olan bir başka hastalık da dürtüsel (kompulsif) yeme olarak anılıyor. Dürtüsel yeme davranış üzerindeki kontrolü kaybetmişçesine aşırı miktarda yiyecek tükettikten sonra pişmanlık ve utanç duyma hislerini de beraberinde getiriyor. Tahmin edilebileceği üzere bu yeme bozukluğu tedavi edilmediğinde kaçınılmaz olarak obeziteye neden oluyor. Ancak bu çıkarımın her obez kişinin yeme bozukluğu olduğu anlamına gelmediğini belirtmemizde fayda var.

Uzmanlar dürtüsel yeme hastalığının belirtilerini şöyle sıralıyor:

- Kontrol dışı aşırı yemek yeme davranışı.
- Yemek yedikten sonra pişmanlık duyup katı diyetler uygulama, kendini aç bırakma, kusma.
- Vücut kilosunu aşırı önemseme; yemek yemeyi, zayıflığı, şişmanlığı ve kiloyla ilişkili diğer düşünceleri bir türlü akıldan çıkaramama.
- Depresyon ya da duygu durum dalgalanmaları.

Her ne kadar bio-psiko-sosyal bir rahatsızlık olarak dürtüsel yeme hastalığının nedenleri arasında psikolojik ve sosyal sebepler yer alsa da genetik yatkınlığın da önemli bir paya sahip olduğu biliniyor. Diğer risk faktörleriyse hastanın kişilik tipi (olaylar karşısında çabuk endişelenen, diğerlerinin düşüncelerini aşırı önemseyen, onlara yardım etmeye odaklanan), alkol tüketimi, özellikle de kiloya ilişkin öz güven eksikliği, zayıflamaya yönelik sosyal baskı olarak sıralanıyor.

Peki, hastalık seyrince vücut ne gibi bir yıkıma uğrayabiliyor... Hastalar yoğun yeme süreci sonrasında hissettiği pişmanlıkla katı diyetler uygulamaya başlayabiliyor. Bu katı diyetleriyse tokken bile aç hissetme, şekere "aş erme" ve sonuç olarak kilo alım dönemleri izliyor. Çünkü uzun süre aç kalan metabolizma bünyesine aldığı her yiyeceği yağa çevirerek depolama ihtiyacı duyuyor. Bu kilo alımı hastada daha da fazla öz güven kaybı yaratırken vücut bu düzene bir şekilde "uyum" gösteriyor: Aşırı yeme kandaki şeker oranını yükseltip pankreasın kan şekeri dengeleyici hormonu ola insülinin normalin üstü miktarlarda salgılanmasını tetikliyor. İnsülin seviyesindeki bu artış kişi her ne kadar yerse yesin kanındaki şeker oranının düşük kalmasına, beyindeki açlık merkezlerininse kişinin glukoz yani şekere ihtiyaç duyuyormuşçasına yanlış sinyal vermesine yol açıyor. Dolayısıyla hastanın şeker isteği artarak devam ediyor. Vücudundaki bu fizyolojik değişimin farkında olmayan hastaysa yeme davranışından ötürü kendisini suçlamaya devam ediyor ve giderek öz güvenini kaybediyor. Hastalığın ilerleyen dönemlerinde karın ağrısı, sıcak ve soğuğa karşı aşırı hassasiyet, baş ağrısı ve kalp problemleri baş gösterebiliyor. Bu fizyolojik sıkıntıların yanı sıra depresyon, panik atak, konsantrasyon bozuklukları, umutsuzluk ve kaygı da gözlemleniyor.

Tedavide Etkili Yollar:

- Hastaya düşük kan şekeri ve diyetin ilişkisini açıklamak; pişmanlık duygusunu azaltmak.
- Vücut algısı ya da ideal vücut ölçülerine yönelik katı fikirleri silmek.
- Doktor gözeriminde bir diyet programı uygulamak.
- Günlük tutarak hangi olayların açlık hissini tetiklediğini keşfetmek.
- Kişinin problemlerle başa çıkabilme yetisini arttırmak.
- Öz güven arttırıcı bir terapi süreci.
- Okuyarak hastalık hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak.

TELEVİZYON, ŞİDDET VE TOPLUM

Uzman psikolog Serap Altekin televizyonun çocuklar ve toplum üzerindeki zararlı etkilerinden, medyanın ve ebeveynlerin üstüne düşen görevlerden bahsediyor.

 

Medyadaki şiddet içeren yayınların olumsuz etkileriyle ilgili gözlem ve araştırmalar uzun yıllardır süregelmektedir. Yapılan araştırmalar, medyada yayınlanan, özellikle de televizyonda yer alan şiddet olaylarının, toplum genelindeki saldırganlık oranları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir artışı tetiklediğini ortaya koymaktadır.

Bu olumsuz etki özellikle, işsizlik, ekonomik kriz ve politik belirsizliklerin olduğu az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde daha belirgindir. Bireysel boyutta ise, 0-6 yaşlar arası çocuklar ve 13-21 yaşları arasındaki ergenler bu yayınlardan ve olumsuz modellerden en fazla etkilenen, yüksek risk grubunda yer almaktadırlar. Gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta, söz konusu olumsuz etkileri minimuma indirgeyebilmek adına; medya mensupları, aileler ve uzmanların bilinçli ve sağduyulu bir işbirliği içinde olabilmesi önemlidir.

Medyanın değerlerimizi, tutum ve davranışlarımızı şekillendirmede ne denli bir etkileyici güç olduğunu, son yıllarda basına ve klinik ortamlarımıza yansıyan birçok vaka örneği ile daha da net bir biçimde gördük. İçinde "bu akşam ölürüm, beni kimse tutamaz" sözleri geçen bir şarkının ardından köprüden atlayan ergenleri, "temel içgüdü" ve "testere" filmlerinin ardından gördüklerinin aynısını uygulayan genç insanları, tecavüz sahnelerini oyun zannedip arkadaşları üzerinde uygulamaya kalkan çocukları, "erkekliğin kitabını yeniden yazan" delikanlıları ve onlara hayranlık duymayı öğrenen, adeta tokat yemeyi hayal eden genç kızları, ve tabii ki "kurtlar vadisi" ile birlikta mafya olmaya iyiden iyiye öykünen "Polat"ları, "Çakır"ları sanırım hepimiz farkediyoruz.

Günümüzde televizyon, tüm kitle iletişim araçları içerisinde belki de en kolay erişilen ve en yaygın kullanılan araç olması nedeniyle, en etkili öğrenme kanalı olarak da dikkat çeker. Çocuklar ve ergenler gittikçe daha fazla vakitlerini televizyon ve bilgisayar karşısında geçirmeye başladılar. Başta televizyon programları, filmler, çizgifilmler, diziler ve bilgisayar oyunları olmak üzere, tüm kitle iletişim araçlarında yer alan şiddet, vahşet ve saldırganlık son yıllarda dikkat çekici ve düşündürücü bir hal almıştır. Buna paralel artan ve özellikle çocuklar ve gençler arasında yaygınlaşan, öldürme, yaralama, kavga, taciz, tecavüz ve tehdit gibi şiddet olayları; medyada yer alan şiddetin çocuklar ve ergenler üzerindeki etkisini araştırmanın gerekliliğinin altını çizmiştir. Doğrudan nedensel bir ilişkiden söz etmek zor olmakla birlikte, yapılan bilimsel araştırmalar; televizyon ve medyada izlenen şiddetin, gerek kısa gerekse uzun vadede, çocukların duygu, düşünce, değer, tutum ve davranışları üzerinde, tetikleyici, hızlandırıcı ve özendirici bir etki gösterdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Söz konusu bu etki 5 ana boyutta tanımlanabilir ;

1. Çocuklar ve ergenler, model alma ve sosyal öğrenme yolu ile televizyonda izledikleri diyalogları, sözleri, tutum ve davranışları taklit eder ve öğrenirler. Televizyondaki program ve dizilerdeki kahramanlarla özdeşleşerek, onlar gibi konuşmaya, onlar gibi davranmaya, onlar gibi varolmaya öykünürler.

. Şiddeti ve saldırganlığı bir "problem çözme" yöntemi, bir "varolma" şekli ve bir "kendini ifade etme" yolu olarak benimsemeye başlarlar.

 

3. Şiddete, saldırganlığa, ölüme, acıya vb. karşı duyarsızlaşmaya, tepkisizleşmeye, adeta bağışıklık kazanmaya başlarlar. Bu kavramlar, bu görüntüler ve bu davranışlar gittikçe normalleşmeye ve kabul görmeye başlar. Kurbanla, yani acı çekenle empati kurma yetilerini yavaş yavaş kaybederler.

4. Kızgınlık, öfke, kin, nefret, hiddet, intikam gibi duyguları hem daha sık hem de daha yoğun hissetmeye, yaşamaya ve dışavurmaya başlarlar.

5. Dünyayı ve hayatı tanımaya anlamaya ve öğrenmeye çalıştıkları bu gelişim dönemlerinde; algıları ve düşünce kalıpları "iyiler - kötüler", "kahramanlar - antikahramanlar" olarak katı ve çarpık bir şekilde bölünmüş bir hal alır; gerçekçi ve işlevsel olmaktan uzaklaşır. Tv izleme süreleri arttıkça; doğru ile yanlışı, gerçek ile kurguyu, olası ile imkansızı, uygun ile uygunsuzu ayırt etmekte zorlanmaya başlarlar.

Şiddet ne demektir ?

Şiddetin tanımı ve kapsamı ;

Şiddet; güç, zorlama ve baskı uygulama yoluyla, bedensel ya da ruhsal zarara neden olan söz, yaklaşım, tutum ve hareketlerin tümüdür. Dolayısıyla, sadece saldırganlık ve kaba kuvvet içeren tutum ve davranışlar değil; hakaret etmek, aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak ve zorla bir şey yaptırmak gibi, kişinin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan; korku, kaygı ve rahatsızlık hissetmesine sebep olan söz, tutum ve davranışlar da şiddet tanımının kapsamı içinde yer alır. Şiddetin; fiziksel, cinsel, duygusal, sözel, ekonomik ve politik olmak üzere birçok çeşidinden söz etmek mümkündür.

Televizyondaki şiddet 4 açıdan dikkat çeker ;

1. Şiddetin sıklığı ve süresi
2. Şiddetin ayrıntıları, canlılığı
3. Şiddetin sunuluş biçimi, hikaye örüntüsü
4. Şiddetin sonuç ve etkilerinin gösterilip gösterilmediği

 

Şiddet içeren olaylar, sahneler ve görüntüler ne kadar sık, ne kadar fazla ve ne kadar uzun ekrana gelirse, zararlı etkileri o oranda artar. Aynı şekilde bu şiddet sahnelerinin ayrıntıları arttıkça ve tekrar tekrar ekrana gelen canlandırmalar ve yakın çekimlerle pekiştirildikçe etkinin boyutları daha da tehlikeli bir hal alır. Filmin, dizinin ya da programın esas kahramanı şiddet uyguluyorsa ya da filmin ana örüntüsü şiddet üzerine kurulu ise, izleyiciler üzerindeki özendirici ve tetikleyici etkisi o derece artar. Buna paralel ortaya çıkan şiddete karşı duyarsızlaşma ise sağlıksız bir diğer boyuttur. Yine televizyon dizilerinde, haber programlarında ve filmlerde sıklıkla karşımıza çıkan diğer unsur ise şiddetin neden olduğu etki ve sonuçları, duygu ve sorumlulukları gösterilmemesidir. Bu da şiddetin, bir problem çözme yöntemi olarak benimsenmesine zemin hazırlar ve insanları gerçek dünyadan, duygulardan, değerlerden ve insan faktöründen uzaklaştırma riskini barındırır.

Katarsis etkisinden söz etmek mümkün değil !

Şiddet ve saldırganlık izlemek ya da sergilemek, rahatlama veya boşalmaya neden olmaz; bilakis şiddet şiddeti, öfke öfkeyi doğurur.

Araştırmalara göre ;

- Çocuk televizyon kanallarında yayınlanan program ve çizgifilmler, saatte ortalama 20 şiddet eylemi içeriyor.

- 800'ün üstünde çocukla yapılan uzun süreli bir araştırmaya göre, günde 2 saatten fazla tv seyreden çocukların; evde, okulda, sınıfta ve sosyal oyun alanlarında açık ara daha fazla saldırgan tutum ve davranışlar sergilediği saptanmıştır. Aynı çocukların 19 - 30 yaşları arasında ise yaşıtlarına göre daha fazla aile içi şiddet sergiledikleri, daha fazla trafik cezası aldıkları, daha fazla kaza, kavga, yaralama ve yaralanma vakası yaşadıkları, işten ayrılma oranlarının daha yüksek olduğu gözlenmiştir.

 

- 1998-2002 yılları arasında dünya genelinde yapılan bir çalışmaya göre, en çok izlenen saatler olan primetime kuşağında şiddet içeren tv dizi, film ve programları % 81 oranında artış sergilemiştir.

 

- Televizyon yayınlarının % 61'i şiddet içeriyor. Bunun % 54'ünün ölüm içerdiği; % 51'inde ise şiddetin sonuçları ve etkilerinin gösterilmediği dikkat çekmiştir.

 

- Çocuklar ve ergenlerin televizyon izleme süreleri arttıkça; kabuslarının, korku ve kaygılarının, gerginliklerinin de doğru orantılı olarak arttığı kaydedilmiştir. Aynı zamanda tv izleme süreleri ile depresyon, post-travmatik stres bozukluğu, uyku ve yeme bozuklukları arasında da bir paralellik saptanmıştır.

 

- Özellikle odasında televizyon olan ve/veya yatmadan önce televizyon seyreden çocukların belirgin derecede daha fazla kabus ve gece korkuları sergiledikleri gözlenmiştir. Klinik ortamda korku, kaygı ya da kabuslar nedeniyle başvuran çocuk ve ergenlerin % 92'sinin korkularının temeli televizyonda izledikleri şeylere dair.

Medyanın sorumlulukları ;

Araştırmaların ortaya koyduğu gerçekler ışığında, medya mensuplarıyla, ailelerin ve uzmanların yapıcı bir işbirliği içinde olması gerek bireysel gerekse toplumsal açıdan olumlu sonuçlar vermektedir.

Örnekse, İsviçre ve Avusturya´da medya ile işbirliği, hem şiddet içeren yayınların azalmasını hem de yayınların içeriklerinin olumlu ve yapıcı yönde değişimini sağlamıştır.

Öncelikle şiddet içeren yayınların etkileri konusunda başta medya mensupları olmak üzere; anne ve babaların, eğitimcilerin, çocukların, ergenlerin ve genç erişkinlerin bilgilendirilmesi gereklidir. Ebeveynlerin, bu konuda bilinçlendirilmesi ile çocuk ve ergenlerin bu tür yayın veya filmleri izlemesi sınırlandırılmalıdır.

Yayınlanan film, dizi, çizgifilm, haber bültenleri ya da şov programlarında, şiddetin yöntemiyle ilgili tanımlardan, detaylı görüntüler ve canlandırmalardan mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. Şiddet içeren olay, kurgu, haber veya intihar sahnelerinin, çocuklar ve ergenlerin seyretmesini engelleyecek ölçüde, yayın öncesinde uyarılara yer verilmelidir. Bu uyarılar anne babalar tarafından hassasiyetle dikkate alınmalıdır.

Şiddet içeren durum, olay ve temaları mümkün olduğunca görselleştirmemek ve tekrar tekrar vermemek oldukça önemlidir. Bu tür görüntüler, başta çocukları, ergenleri ve genç erişkinleri olmak üzere tüm insanları travmatize edici özellikte olup, kaygı, korku ve gerilim yaratmakta, buna paralel olarak da insanları şiddete, ölüme, acıya, kana ve kayıplara karşı duyarsızlaştırmaktadır. Aynı zamanda yine bu görüntüler, çocuklar ve gençler için çarpık ve yanlış davranış modelleri oluşturarak, sağlıksız değer, tutum ve davranışlar benimsemelerine zemin hazırlamaktadır.

Anne-babalara öneriler ;

  1. Televizyonu, evin ya da salonunuzun merkezine, odak noktasına koymayın.
  2. Televizyonu, çocuk bakıcısı ya da uyku ilacı olarak kullanmayın !
  3. Yemekler sırasında televizyon kesinlikle kapalı olsun !
  4. Çocuğunuzun ne seyrettiğinden haberdar olun.
  5. Çocuğun yaşı ne kadar küçükse, televizyondaki materyalden etkilenme oranı ve şiddeti o kadar fazla olur. Maruz kaldığı sahneler, iştahını ve uykularını etkileyebileceği gibi, bilindiği üzere değer, tutum ve davranışlarını da şekillendirmede büyük rol oynar.


  6. Çocuğunuzun odasında televizyon olmasın !
  7. Çocuğunuzun televizyon seyretmesi konusunda limitleriniz net olsun. Ne zamanlar, na kadar süre, ne tür programlar seyredebileceği konusunda sınır ve limitler olsun. Anne baba olaraka bu konuda kararlı ve tutarlı bir işbirliği sergilemeye özen gösterin.
  8. Çocuğunuzun seyrettiği şeyleri onunla konuşun, tartışın; hangi gözlükle bakması gerektiği, neleri süzüp neleri alması gerektiği konusunda ona eşlik ve rehberlik edin, onu bilinçlendirin.
  9. Ailece seçerek seyredebileceğiniz televizyon programları da olsun ve bunu keyifli bir eğlence zaman dilimi olarak geçirin.
  10. Anne baba olarak çocuklarınıza örnek olun. Siz bütün bir gün ve gece televizyon seyrederken, çocuklarınızı bu konuda bilinçlendirmeye çalışmak nafile bir çaba olacaktır. Zira çocuklar, söylediklerinizi değil, yaptıklarınızı yaparlar !

Kaynaklar

Akarcalı, S.," Televizyon ve Şiddet", Yeni Türkiye, Eylül-Ekim 1996, sayı 11, yıl 2, 553-560

Ay, T., Rock ve Şiddet, İ.B. İstanbul, Korsan Yayıncılık, 1994, s.106

Aziz, A., "Radyo ve Televizyon Yasal Düzenlemeler", Ankara Üni. İletişim F. Basın Yayın Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayıncılığı, No:1, Ankara, 1995

Barker, M., & Petley, J. (2001). Introduction: From bad research to good-a guide to the perplexed (pp. 1-26). In M. Barker & J. Petley (Eds.), Ill Effects: The media/violence debates (pp. v-xxx).

New York : Routledge.

 

Brett and Bzostek, Sharon. Violence in the Lives of Children. Cross Currents , Issue 1, August 2003. Child Trends DataBank

 

Comstock, G., "Television and Human Behaviour", Understanding Television, Richard P. Adler (der.), New York, 1981, s.48

Çaplı, B., "Çocuk ve Televizyon", Yeni Türkiye, Kasım-Aralık 1996, sayı 12, 1334-1337

Çetin, Z., "Kitle İletişim Araçları ve Şiddet", Marmara İletişim Dergisi, Ekim 1999

Erdoğan İ. & Alemdar, K. Televizyon : Dünyaya Açılan Pencere

 

Fishman, J., & Marvin, C. (2003). Portrayals of violence and group difference in newspaper photographs: Nationalism and media. Journal of Communication, 53 , 32-44.

 

Hardt, H. (1992). Critical communication studies: Communication, history, and theory in America .

New York : Routledge.

 

Juluri, V. (2005). Nonviolence and Media Studies, Communication Theory, May, Pages 196-215.

Kaiser Family Foundation. Kids and Media Fact Sheet . Revised November, 2001

Karaca, F., "Radyo ve Televizyon Yayıncılığında İlkeler ve Sorumluluk", Yeni Türkiye, Eylül-Ekim 1996, Yıl 2, sayı 11, 372-373

Mutlu, E., "Televizyon, Çocuklar ve Şiddet", İletişim Fakültesi Dergisi, 1997, s. 41-75

Navarro, J. & Riddle, K. Violent Media Effects

Öksüz, S., "Çocuk ve Etik", RTÜK İletişim Dergisi, Sorumlu Yayıncılık, Kasım-Aralık 2000, Yıl 4, Sayı 20

Özal, Ö., "Medya ve Şiddet", Yeni Türkiye, Eylül-Ekim 1996, Yıl 2, Sayı 11, 550-552

Sheehan , H., (1987). Irish Television Drama : A Society and its S tories, Dublin .

Turan, E., Ekranaltı Çocukları, İrfan Yayıncılık, İstanbul, 1996

Ulus, S., "Çocuk Televizyonları ve Kamusal Sorumluluk", İletişim Fakültesi Dergisi, 1998

UTANGAÇLIK VE SOSYAL KAYGI

"İnsanlarla iletişime geçmemi gerektirecek yerlere gitmekten korkuyorum. Daha henüz evden çıkmadan önce neler söyleyeceğimi düşünüyor; sürekli insanların benimle alay edebilecekleri bir şeyler yapacağımın kaygısını taşıyorum. Çevremdeki kimse böyle değil. Kendimle ilişkili bir takım sorunlar olduğunu düşünmeye başladım. İnsanlarla yüz yüze gelebildiğim tek zamanlar eşimin de yanımda bulunduğu zamanlar. Onun kendine bu denli güveniyor oluşu büyük haksızlık!"

"Gelecekte herhangi bir seminerde konuşmam gerekirse bunu asla yapamayacağım. Çünkü çok iyi tanımadığım arkadaşlarımla sohbet sırasında bile bacaklarım titriyor, ter içinde kalıyorum. Özellikle de ikili konuşmalarda, karşımdaki kişinin tüm dikkati benim üzerimdeyken. Bu nedenle de iş görüşmelerimde büyük sıkıntılar yaşıyorum. Patronlarımın işe uygun olmadığımı düşüneceklerinden çok korkuyorum."

Yukarıdakiler, utangaçlık ve sosyal kaygı barındıran binlerce kişiden yalnızca ikisinin his ve düşünceleri. Her ne kadar kişiler bu problemlerini açığa vurmaktan çekinseler de, aslında toplumumuzda pek çok kişi öyle ya da böyle benzer sorunlarla yüz yüze kalıyor. Utangaçlık ve sosyal kaygı hem erkekleri hem de kadınları eşit derecede etkileyebiliyor. Hepimiz günlük hayatımızda utangaçlık ya da sosyal kaygı içeren düşüncelerle boğuşabiliyoruz. Ancak bazı kişiler için bu sorun çok daha büyüyüp iş ya da sosyal ilişkilerine zarar verecek boyutlara ulaşabiliyor.

Sosyal Kaygı Belirtileri

•  Sosyal durumlarda bir türlü geçmek bilmeyen korku hisleri duymak.
•  Diğer kişilerin önünde kendini küçük düşürecek şeyler yapabileceğini düşünmek.
•  İnsan içine çıkıldığında kalp atışlarının hızlanması.
•  Ağrılı göğüs ağrısı.
•  Ayak ve el parmaklarında sızlama ve uyuşukluk.
•  Karın ağrısı.
•  Huzursuz ve diken üstünde hissetme.
•  Kasların gerilmesi.
•  Terleme.
•  Nefes alış verişlerinin değişmesi.
•  Baş dönmesi.
•  Yüz kızarması.
•  Verilen korku tepkisinin çok fazla olduğunun bilincinde olma.
•  Diğerlerinin hakkında kötü düşündüğüne inanma.

Sosyal kaygı iş yaşamını da etkileyebiliyor. Örneğin, kaygı belirtisi olan el terlemesi sosyal ilişkilere ket vurabiliyor.

•  Diğerlerinin kendisini yargıladığına inanma.
•  "Aptal" görünmekten korkma.
•  Diğerlerinin içinde "sıkıcı" ya da "yabancı" olmaktan korkma.
•  Yanlış bir şey yapıldığında diğerlerinin sevgisinin azalacağını düşünme.
•  İnsan içine çıkmaktan kaçınma. Sırf bu nedenle daha az tercih edilebilecek kararlar alma (Örneğin, kantinden bir tost almayı, kalabalık bir mekânda oturarak yemek yemeye tercih etme).
•  Telefonda konuşmaktan kaçınma.
•  Sosyal durumlardaki gerginliği azaltabilmek adına daha fazla içki, sigara içme; sokakta hızlıca yürüyerek insanlarla göz temasını önleme.

Utangaçlık ya da Sosyal Kaygı Nedir?

Utangaç ya da sosyal kaygılı kişiler genellikle sosyal çevrenin kendileri için olumsuz düşünceler besleyip onları yargılayacağına inanıyor. Diğerleri tarafından sürekli yakından incelendiklerini düşünüp; hiçbir zaman onlara layık olacak kadar iyi bir seviyeye ulaşamayacaklarından korkuyorlar. Bu kişiler, sosyal ortamlarda gerginlik, hızlı kalp atışı, terleme gibi kaygı belirtileri gösteriyorlar. Yüzleri kızarıp, kekelemeye başlayabiliyorlar. Bazı durumlar diğerlerine nazaran çok daha zor olabiliyor. Örneğin, yakın bir arkadaşla konuşurken kendini daha rahat hisseden kişi, yabancılarla yüz yüze geldiğinde iyice gerilebiliyor. Kantin, bar, kuyruk, restoran gibi kalabalık durumlarda başa çıkabilmek çok daha zor oluyor.

Kişiler kimi zaman sosyal ilişkileri azaltabilmek uğruna kariyerlerinden bile ödün verebiliyorlar. Dikkat çekmemek adına insanlarla göz göze gelmekten kaçınmak, bir şeylerle uğraşıyormuş gibi yapmak, sosyal ortamlara (illa ki) bir dostla katılmak, bir konuşmadan diğerine çabucak geçiş yapmak en sık gözlemlenen davranışlar arasında geliyor. Tüm bu saydıklarımız, sosyal ilişkileri zor hatta imkânsız hale getirebiliyor.

Sosyal Kaygının Nedenleri Nelerdir?

Sosyal kaygı aslında herkesin az da olsa deneyimlediği bir durum. Ancak bazılarımız için çok daha yüksek seviyelerde seyredebiliyor. Her ne kadar daha ciddi bir fiziksel ya da akıl hastalığının habercisi olmasa da, kişi için oldukça rahatsız edici olabiliyor.

Sosyal kaygı genellikle çocukluk döneminden itibaren kendine güven eksikliği ve kendini yeteri kadar tanıyamama durumlarıyla özdeşleştiriliyor. Kimi kişilerin kaygı bozukluğuna daha yatkın oluşuysa bir başka nedeni oluşturuyor. Kişisel geçmişteki bazı stres verici olaylar da sosyal kaygıyı doğurabiliyor.

Sosyal Kaygıyı Besleyen Etmenler Neler?

Bazen kişiler gençliklerinde yoğun sosyal kaygı hisleriyle boğuşup büyüdükçe bu his ve düşüncelerden sıyrılabiliyorlar. Bazense belirtiler aynı yoğunlukta devam edebiliyor. Kişiler arasında bu farkı yaratan sebepler şöyle sıralanıyor:

  1. Eğer ki kişi kişilik olarak kaygıya daha eğilimliyse, sosyal durumların üstesinden gelemeyeceğine inancı daha kuvvetli oluyor.
  2. Sosyal ortamlardan kaçınan birinin sosyal ilişkileri düzenleyen kuralları öğrenmesi de zaman alıyor. Sürekli yakın bir arkadaşla vakit geçirip yabancılardan kaçınan biri, böyle ortamlarda kaygısını nasıl kontrol altına alabileceğini bilemediğinden ileride de aynı sorunlar devam ediyor.
  3. Sosyal kaygıya sahip kişiler, sürekli olarak diğerlerinin gözünde olumsuz bir izlenime sahip olduklarına inanıyorlar. Diğerlerinin kendileri hakkındaki gerçek düşüncelerini anlamaları imkânsızlaşıyor. Zihinlerindeki imaja körü körüne inandıklarından, bu inanca iyiden iyiye bağlanıyorlar.
  4. Kişi yüzüm yine kızaracak, terleyeceğim, ellerim titreyecek diye düşünmekten kendini alamadığı için sürekli bir korku duymaya başlıyor. Bu korku, belirtilerin ortaya çıkmasını iyice tetikliyor.

  Sosyal Fobide Kaçınma Davranışını Belirleyen Olumsuz Düşünceler Nelerdir?*

Bunlar,

•  Kişinin iç diyalogunda yer alan kendini küçümseyen ve aşağılayan ifadeler
•  Kişisel performansı değerlendirmede mükemmeliyetçi beklentiler
•  Kişisel performansı değerlendirmede sadece olumsuz örneklere odaklanma
•  Sosyal başarı ve başarısızlıklarının nedenlerini belirlemede patolojik bir örüntü geliştirme. Negatif sosyal durumları (beceriksizlik, zayıflık, vs.) pozitif sosyal durumları (şans, kader, diğerlerinin olumlu tutumu, vs.)

*Psk. Mine İnceler'in Hacettepe Üniversitesi internet sitesindeki yazısından alıntıdır.
( http://www.sagmer.hacettepe.edu.tr/ubsportal/dosyalar/Sosyal Fobi (Sosyal Kaygi Bozuklugu).doc)

Sosyal Kaygıyla Savaşma Yolları

  1. Sosyal Kaygıyı Anlama

Yukarıda özetini verdiğimiz bilgilerin hâlihazırda sosyal kaygının ne olduğuna dair genel bir çerçeve sunduğu kanısındayız. Yine de kendi sosyal kaygı durumunuzu daha iyi anlayabilmek adına aşağıdaki egzersizleri yapabilirsiniz:

Son bir ay içerisinde sizi zor durumda bıraktığına inandığınız sosyal durumları düşünüp neler olup bittiğini daha detaylı anımsamaya çalışınız. Aşağıdaki boşlukları bu anılara dayanarak doldurmaya çalışınız.

Uzun zamandır aklımı kurcalayan düşünceler

.......................
.......................
.......................

Sosyal durum sonrası olumsuz
düşüncelerim şöyleydi:
.......................
.......................
.......................

Sosyal durumlardan kendimi
şöyle çekiyorum:
.......................
.......................
.......................

  Sosyal durum öncesi olumsuz
düşüncelerim şöyleydi:
.......................
.......................
.......................

Fiziksel belirtilerim şunlardı:
.......................
.......................
.......................

Kendime dair zihnimde oluşturduğum olumsuz görüntü şöyle
.......................
.......................
.......................

 

Eğer ki sonradan detayları hatırlamakta zorluk çekiyorsanız bir sosyal kaygı günlüğü tutabilirsiniz. Hangi durumlarda ne kadar şiddette kaygı duyduğunuzun notunu alabilirsiniz. Gerek düşünceler, gerek fiziksel belirtiler, gerekse kaçınma davranışlarını detaylı biçimde yazabilirsiniz. Bu belirtiler sonrasında neler hissettiğiniz de en az belirtilerin kendisi kadar önemli.

Kendi problemlerinizi net bir şekilde tanımlayabilmeniz, onlarla baş ederken oldukça yardımcı olacaktır.

2.Olumsuz Düşünce ve İnançları Azaltabilme

Sosyal kaygıda kişilerin kaçınma davranışı göstermesine neden olan olumsuz düşünce ve davranışları kontrol altına alabilmek bu rahatsızlıkla savaşımda büyük bir adım. Aşağıda, kendi olumsuz düşünce ve inançlarınızı belirleyebilmenizde yardımcı olabilecek birkaç örnek sunuyoruz:

Olumsuz Düşünce
"Onlara ne söylesem bilemiyorum, İnsanların hakkımda aptal diye düşünecek olmasından korkuyorum."
Odaya girdiğimde herkes bana bakacak, titremeye başlayacağım.

Kekeleyip kelimeleri birbirine karıştıracağım.

Zihindeki Görsel Karşılığı
Zihninde kendisini küçük, korkak biri olarak görür.

Kendini korkudan titreyen, diğerlerini
ise ona gülen bir sahnede hayal eder.

Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, terlemiş
bir görüntü düşünür.

 

  Olumsuz Düşünce

  Görsel Karşılık

 

 

 

 

 

 

Yukarıdaki şablonu kendinizle uyumlu olacak şekilde doldurunuz. Bu sayede düşünce şeklinizdeki yanlışları görebilir, onları yok etme yolunda bir adım atmış olabilirsiniz.

3.Herkesin size baktığı fikrinden nasıl sıyrılabilirsiniz?

Araştırmalar öyle gösteriyor ki,

  • Sosyal kaygıdan şikâyetçi kişiler kendi bedenlerine fazlasıyla odaklanıyorlar: Ellerim titriyor mu, yüzüm kızardı mı, terliyor muyum vs... gibi.
  • Kendileriyle ilişkili olumsuz düşüncelere saplanıp kalıyorlar.
  • Diğerlerinin gözünde nasıl göründüklerine fazla önem veriyorlar.
  • Kendilerinin olumsuz ve eleştirel bakışların odağı olduklarına inanıyorlar.

 

sosyal kaygi
Sosyal kaygı kişiyi zamanının çoğunu evde geçirmeye itebiliyor

Tüm bunları azaltabilmek adına sosyal kaygılı kişiler:

  • Sosyal durumlarda sürekli kendilerine odaklanacaklarına çevrede neler olup bittiğiyle ilgilenmeliler.
  • Ter, kızarma, titreme gibi fiziksel belirtilerin düşündükleri kadar ciddi olmadığının farkına varmalılar.
  • Çevrelerindeki kişilerin yalnızca kaygı seviyeleri yüksek diye onları daha az sevecekleri düşüncesinden sıyrılmalılar.
  • Sosyal çevrenin odağı olmadıklarının farkına varmalılar.

4. Davranışlarda değişiklik yaratabilme

Kaçınma Davranışlarına Örnek

  • Yeni kişilerle tanışılacak yerlere gitmeme.
  • Konuşmak istenildiği halde heyecandan herhangi bir iletişimden kaçma.

Kendini Güvende Hissettirecek Davranışlara Örnek

  • İnsanların gözüne bakmaktan kaçınma.
  • Az konuşup genelde dinlemede kalma.
  • Hızlıca konuşma.

Kendi kaçınma davranışlarınızın bir listesini hazırlayıp, ileride bunları daha az yapmaya çaba harcayabilirsiniz.

5. Fiziksel Belirtileri Önleyebilme

Sosyal kaygıyı yenerken terleme, kızarma, titreme gibi fiziksel belirtiler rahatlama teknikleriyle aşılabilir. Bu aşamada müzik dinleme, kitap okuma, yazma, spor yapma gibi hobiler yardımcı olabileceği gibi yoga ya da nefes teknikleri de büyük destek olacaktır.

Kaynak: İngiltere Ulusal Sağlık Servisi kitapçığı
http://www.nnt.nhs.uk/mh/leaflets/shyA5.pdf

 

BOŞANMA VE ÇOCUK

Serap Altekin
Uzman Klinik Psikolog

Bir çocuğun hikayesinin ilk satırları onun doğumundan çok önce yazılmaya başlar... Çocuğun anne ve babasının tanışma ve evlenme hikayesi; evlenmeye nasıl karar verdikleri, evlilik içindeki uyumları, evliliğin kaçıncı yılında, hangi noktasında çocuk sahibi olmaya karar verdikleri, anne-baba olmaya hazır ve istekli olup olmadıkları çocuğun hikayesini şekillendiren önemli noktalardır... Çocuğun isminin nasıl koyulduğu, ne anlama geldiği, ona nasıl bir misyon yüklediği de anlamlıdır... Hamilelik öncesi ve hamilelik süreci de, en az doğum anı ve doğum sonrası yaşananlar kadar önemli ve belirleyicidir. Boşanma, her ne kadar iki eş arasındaki evlilik ilişkisinin sonlandırılması anlamına gelse de çocuklar da boşanmanın seyircisi değil, bir parçasıdır. Boşanma, çocuklarda karmaşık ve yoğun birçok duygunun aynı anda iç içe yaşanmasına neden olur. Üzüntü, kızgınlık, öfke, gücenme, kaygı, korku ve suçluluk bunlar arasında sayılabilir. Ayrılık, çocuğun gelişmekte olan güvenlik hissini zedeleyebilir; yetişkinlik hayatında karşı cinsle ilişkilerinde sorun yaşama ve boşanma riskini arttırabilir. Ancak şu da hayati derecede önemlidir ki; sağlıksız, sevgisiz, gergin ve mutsuz bir aile ortamında yaşamanın yaratabileceği olumsuz etkiler, çoğu zaman boşanmanın getirebileceği etkilerden çok daha yıkıcı olabilir. Önemli olan çocuğa boşanmanın ne anlama geldiğini doğru anlatabilmek, boşanma sonrası hayatında olacak değişikliklere onu iyi hazırlamak ve anne-baba olarak daima yanında olacağınızı hissettirmektir.

Çocukların boşanmaya tepkileri karmaşıktır...
Boşanma sonrası çocukların verdiği tepkiler çocukların yaşına, mizaç ve kişilik yapısına ve baş etme donanımlarına göre farklılık gösterirken; durumun yaratttığı koşullar ve boşanma sonrası anne-baba tutumları da son derece etkilidir...

Tepki aşamaları...
1. Şok ve Kaos : Bu haber çocuğun hayatına bir bomba gibi düşer. Birçok yoğun duyguyu iç içe yaşatır. Kafasını karıştırır. "Eyvah, annemle babam boşanıyor !", "Bu ne demek ?", "Şimdi ne olacak ?"
2. İsyan ve Sorgulama : Çocuk, hissettiği üzüntü ve kızgınlıkla hayata isyan eder. "Neden ?" diye sorar. Bu soru aslında "Neden boşanıyorsunuz ?" demek değildir; "Bu neden benim başıma geliyor ?" anlamında bir isyan sorusudur.

Boşanmayla beraber belirsizlik çocuğun kafasında birçok soru işareti yaratır; "Ben ne olacağım ?" , "Okulum değişecek mi ?", "Arkadaşlarımı görebilecek miyim ?"

3. Kaygı ve Korku : Belirsizlik çocuğun kafasında birçok soru işareti yaratır; "Ben ne olacağım ?" , "Okulum değişecek mi ?", "Arkadaşlarımı görebilecek miyim ?", "Dondurma yiyebilecek miyim ?" Buna paralel olarak da çocuğun kaybetme ve ayrılık korkuları tetiklenir; "Annem evden ayrılıyormuş, ya onu bir daha göremezsem ?", "Babam evden gidecekmiş, ya bir gün annem de giderse ?", "Ya yalnız kalırsam ?"...

4. Baş etme ve Uyum : Belirsizlikler ortadan kalktıkça, düzenli ve rutin bir yapı oluştukça çocuğun kaygı ve korkuları dinmeye başlar. Sorularını cevaplamak, ihtiyacı olan duygusal ve sosyal desteği sağlamak uyumunu kolaylaştırır. Ve bir süre sonra çocuk durumu anlamlandırır ve kabullenir; yeni koşullara uyum sağlar.

Boşanma kararını çocuğa kim söylemeli ?

Tercihen anne ve baba birlikte açıklamalı... İki ebeveyn kararı beraber açıklarsa, çocuk kararı ve durumu daha rahat kabul edecektir. Bu kararı birlikte açıklamak çocuğunuzun tamamen farklı iki değişik ve belki de birbiriyle çelişen hikaye duyma olasılığını da azaltacaktır.

İki ebeveyn kararı beraber açıklarsa, çocuk kararı ve durumu daha rahat kabul edecektir.

Birden fazla çocuk varsa, tüm çocuklara aynı anda açıklama yapılmalıdır. Kardeşlerin varlığı şoku ve üzüntüyü hafifletebilir, güven, destek ve ailenin devamlılığı hissini verir. Gerekirse büyük çocuklarla sonra daha detaylı olarak konuşulabilir ama haberi tüm kardeşler aynı anda duymalıdır.

Ne zaman söylenmeli ?

Boşanma kararı kesin ve boşanma sonrası koşullar net olduğunda açıklanmalı... Ne belirsizlik ve karmaşanın içinde zorlanacağı kadar erken ne de kendini hazırlamasına ve uyum sağlamsına yetemeyecek kadar geç olmamalıdır... Ayrılmadan bir-iki hafta önce konuşmak; çocuklara alışmak, sizinle konuşmak ve varsa size sorularını sormak için yeterli bir zaman olarak tanımlanabilir.

Çocuğun kendini güvende ve rahat hissettiği bir yerde, evde; birlikte rahatça ve uzunca vakit geçirilebilecek bir zamanda konuşulmalıdır. Bu ilk konuşma sıkıştırılmış dar vakitlerde, çocuğa yabancı bir ortamda, yolda, arabada veya restoran gibi kalabalık ortamlarda asla yapılmamalıdır. Çocuğun, verdiğiniz haberi sindirmesi,sorularını sorması, isterse size sarılması, ağlaması ve kendini güvende hissedebilmesi için zaman verin.

Nasıl söylenmeli ? Ne söylenmeli ?

Üslup ;

Kısa ve öz, samimi ve dürüst, somuta indirgeyerek, yaşına uygun, örnek, benzetme veya resimlerden yararlanılabilir... Konuşma sırasında göz kontağı ve ten teması yoluyla destek önemlidir...

İçerik ;

Ayrılma ve ayrı yaşama kararının anne ve baba tarafından ortaklaşa verildiği vurgulanmalı; bu kararın çocuğun tamamen dışında olduğu ve bu karara varmadan önce de alternatif tüm yolların denendiği ifade edilmelidir...

Karı-kocalık rolleri ile anne-babalık rollerinin birbirinden bağımsız olduğu belirtilmeli; boşanma kararının hayata geçirilmesi ile birlikte eşlerin birbiriyle ilişkilerinin sonlanacağı ancak anne ve baba olarak daima çocukların yanında olacakları tekrar tekrar vurgulanmalıdır...

Boşanma ile birlikte, çocukların hayatında nelerin değişeceği nelerin aynı kalacağı açıklanmalı; çocuğun kiminle kalacağı, diğer ebeveynle ne zaman, ne sıklıkla ve hangi koşullarda görüşeceği net bir biçimde açıklanmalı; belirsizlikler olabildiğince minimize edilerek netlik sağlanmaya çalışılmalıdır... Netlik, düzen ve rutin hayati derecede önemlidir...

Haberin paylaşılmasının ardından...

Boşanma kararını öğrenen çocuk, aynı anda, iç içe birçok yoğun ve karmaşık duyguyu bir arada yaşar... Üzülür, şaşırır, korkar, endişelenir, isyan eder, merak eder, kızar (kendine, annesine, babasına, hayata, kadere...), suçlar (kendini, annesini, babasını, başkalarını...), sorumluluk ve vicdan azabı hisseder...

Tüm bu karmaşık duyguları yoğun şekilde iç içe yaşarken, çocuğun duygularını ifade etmesini cesaretlendirmek, desteklemek; duygularını yaşamasına izin vermek ve buna tolere edebilecek kadar güçlü ve serinkanlı kalabilmek önemli ve gereklidir...

Soruları ve kaygıları olması son derece normal ve anlaşılabilirdir... Sorduğu tüm soruları, kişisel detaylara girmaden kısa ve öz bir biçimde yanıtlamak, olabildiğince netlik getirmek gerekir...

Destek çok önemlidir... Çocuğun destek alabileceği sistemleri harekete geçirmek, olumlu rol modelleriyle etkileşiminin önünü açmak anlamlıdır...

Özellikle böyle bir geçiş döneminde, çocukla kaliteli bir oyun ve paylaşım zamanı değerlendirebilmek, birlikte olmak, ten teması ve göz kontağı kurmak çocuğa ihtiyacı olan gücü ve desteği sağlamakta yardımcı olacaktır...

Boşanma bir son değil, bir başlangıçtır...

Boşanma, tıpkı evlilik gibi, bir başlangıçtır aslında, bir son değil ! Boşanma çocuklar için olduğu kadar ayrılan eşler için de zor ve karmaşık bir süreçtir. Kızgınlık, öfke, kırgınlık, üzüntü, acı, yalnızlık, terkedilmişlik, değersizlik, suçluluk ve umutsuzluk gibi depresif duygular yoğun yaşanabilir; geleceğe yönelik kaygı ve korkular doğaldır. Bu tür yoğun ve karmaşık duyguların iç içe yaşanması bir süreliğine normal ve anlaşılabilir olmakla birlikte; gerektiğinde profesyonel yardım ve destek almak da son derece faydalıdır. Zira eski eşler kendilerini ve hayatlarını ne kadar çabuk ve ne kadar sağlıklı düzenlerlerse çocukları için de o kadar yararlı ve destekleyici olabilirler. Çünkü çocuklar sizin duygu ve davranışlarınızı, sizin tepkilerinizi referans alırlar; yeni karşılaştıkları durumun ne denli tehdit edici olup olmadığını anlamak ve anlamlandırmak için ebeveynlerinin tepkilerine bakarlar.

Boşanma çocuklar için olduğu kadar ayrılan eşler için de zor ve karmaşık bir süreçtir.

Sürekli ağlayan bir anne ya da sürekli öfke ve nefret kusan bir baba; çocuğa boşanmanın ve devam eden hayatın "kötü", "zor" ya da "tehlikeli" olduğu izlenimini verirken; kararlı, kontrollü, neşeli ve çabalayan bir anne ya da baba ise her şeyin yoluna gireceği hissini verir ki bu da çocuğun esas ihtiyaç duyduğu şeydir.

Çocuk, kendisine ait olmayan ve taşıyamayacağı yüklerle karşı karşıya bırakılmamalıdır asla !

Çocuklar, sıklıkla boşanmadan kendilerini suçlu ve sorumlu hissetme eğilimindedirler. Bu nedenle, boşanmanın eşler arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı açıkça anlatılmalı; çocukla hiçbir ilgisinin olmadığı vurgulanmalıdır .

Boşanma sürecinde çocuklar; mahkeme, velayet, para ve eşya bölüşümü, nafaka gibi konuların tamamen dışında tutulmalı, bu konulardan haberdar edilmemelidirler.

Çocuğun hangi ebeveynle kalacağı, diğer ebeveynle olan görüşme sıklığı, süresi ve düzeni, çocuğun yaşam koşulları, okul seçimi vb tüm kararlar anne ve baba tarafından verilmeli, sınır ve çerçeve onlar tarafından çizilmelidir... Ve bu kararların ve durumun sorumluluğunu anne ve baba üstlenmelidir... Çocuklar hiçbir şekilde arada bırakılmamalıdır...

Rutin, net ve değişmeyen bir düzen çok önemlidir... Çocuklar, hayat onlar için "öngörülebilir" ve "kontrol edilebilir" olduğunda, hayatlarında bir yapı ve düzen olduğunda, belirli ve tutarlı sınırların varlığında güvenli ve huzurlu hissedebilirler... Bu nedenle, çocuğun anne / babasıyla hangi günler, kaç saat görüşeceği net olmalı ve bu rutin olarak aynı şekilde devam etmelidir...Ebeveyn ne zaman isterse veya özlerse, çocuk ne zaman isterse ya da na zaman müsait olunursa değil, önceden belirlenen gün ve saatte görüşmeler gerçekleşmelidir... Görüşme günlerinde anne, baba ve çocuk aynı tablo içinde yer almamalıdır... Bu, çocuk için son derece kafa karıştırıcı ve zarar verici olabilir... Çocuğun zaten varolan ve belki de hep varolacak olan "bir gün annem ve babam bir araya gelecekler ve hep beraber olacağız" fantazisi, böyle bir durum da iyice pekişir; ve çocuk için karmaşa yaratır, adapte olmasını zorlaştırır.

Manipülasyona izin vermeyin !

Çocuğa, boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmayı çevresini etkilemek ve istediğini elde etmek için bir silah olarak kullanmasına imkan vermeyin. Çocuğu "şımartmak" ya da gereksiz tavizler vermek çocuğun boşanmadan alacağı olası hasarı azaltmaz, bilakis arttırır ve sağlıklı gelişimini sabote eder !

Rüzgar ekerseniz fırtına biçersiniz !

Hayata ne verirsek hayattan onu alırız... Yansıttığınız kin ve nefret size kızgınlık ve öfke olarak geri döner ! Çocuklarda suçluluğu ve sorumluluğu üstlenmek ve madur olanı korumak gibi bir doğal eğilim vardır; ve kendilerine ait olmayan suçlulukları bile çok çabuk içselleştirebilirler... Bu nedenle çocuklara, anne veya babaları hakkında söyleyeceğiniz en ufak olumsuz şeyler dahi onlarda telafisi zor yaralar açmakla kalmaz, size karşı da öfke ve nefret duymalarına ve sizden uzaklaşmalarına neden olur... Büyükler bu tür olumsuz ve sağlıksız sözleri gerekçelendirmeye çalışırken "çocuk, anne / babadan soğusun da aramasın, yokluğunu hissetmesin, dünyası bölünmesin" gibi sözde bir "iyi niyet" öne sürüyor olsalar da, bu sözler çocuğu asla teselli etmeyeceği gibi onda değersizlik, terkedilmişlik ve suçluluk duygularının yerleşmesine neden olur; hem çocuğa zarar verir hem de çocuğun o duyguları size yansıtmasına ve sizden uzaklaşmasına neden olur : "Anneannemden nefret ediyorum, hep babamla ilgili kötü şeyler söylüyor", "Halam, annemin kötü bir kadın olduğunu söylüyor; halamı hiç sevmiyorum" gibi cümleleri duymak kaçınılmaz bir hal alır...

Boşanma sonrası ilişkiler...

Boşanma sonrası eski eşlerin birbirleriyle ilişkilerinin sağlıklı düzenlenmesi ve sınırlarının net çizilmesi, en az ebeveynle çocuk ilişkilerinin düzenlenmesi kadar önem taşır... Çocuk odaklı, yapıcı bir iletişimi korumak faydalıdır ancak eski eşlerin birbirlerinin özel hayatına müdahalesi, kendilerine ve birbirlerine verdikleri zarara ek olarak çocuklara da dolaylı olarak zarar verir...

Tekrar evlenme ve yeni kurulan ailede ilişkiler...

Boşanma ile sonlanan bir evlilik deneyiminin ardından, yeni bir ilişki ya da yeni bir evlilik fikri uzak, imkansız eya umutsuz gibi görünse de, bu duygular geçicidir; er ya da geç siz de eski eşiniz de kendinize bir hayat arkadaşı veya bir eş seçmeyi arzu edeceksiniz.

Boşanmanın ardından öncelikle çocukların yeni yaşam düzenlerine alışmaları için zaman tanıyın. Her çocuk farklıdır; dolayısıyla "Tanıştırmak için en uygun süre ne kadardır ?", "Ne zaman tekrar evlenilebilir ?" gibi soruların keskin cevapları yoktur. Hayatınıza girecek ve hayatınızı paylaşacak yeni birine çocukların tepkisi, yaşlarına, mizaçlarına ve ayrıca sizlerin tutum ve tepkilerine göre farklılık gösterir. Küçük yaştaki (0-8 yaş arası) çocuklar, daha kolay benimser ve daha olumlu tepki verirken; ergenlik dönemindeki çocukların tepkileri ve duyguları daha karmaşık ve daha sert olabilir.

Çocuklar, zannedildiğinin aksine, yeni eşler ve çocuklarla birlikte bir aile ortamı içinde daha mutlu, huzurlu ve güvende hissedebilirler.

Sık sık partner değişiminize şahit olması çocuğun güvenini sarsabilir, ayrılma ve terk edilme korkularını tetikleyebilir; bu nedenle, ilişkiniz yeterince uzun ve düzenli olduğunda çocuğunuzla tanıştırmayı tercih edin. İlişkiniz sağlamlaşıp çocuğunuzla tanıştırmaya hazır hissettiğiniz zaman, bu konuda çocuğunuza önceden bilgi verin, onunla konuşun ve onu bu tanışmaya hazırlayın; birlikte plan yapın.

Eğer evlilik düşünüyorsanız, evlenme kararınızı, netleştiği zaman çocukla paylaşın... Konuyu paylaşırken çocuğunuzun yaşını, hissedebileceklerini, tepkilerini kollayın; yaşına uygun, olabildiğince sade bir ifade ve üslup kullanın ancak bunu ondan izin alır gibi yapmayın... Açık, net ve dürüst olun, güven verin, destek olun...

Evlilik hazırlıklarınıza çocukları da dahil edin ve mutlaka evlilik töreninizde bulunmalarını sağlayın.

Kurduğunuz yeni ilişkinin ve yeni ailenin "yeni" ve "farklı" olduğunu unutmayın, karşılaştırmalardan, eski deneyimlerinizi şablon olarak almaktan, olumlu ya da olumsuz geçmiş evlilik yaşantınızı anlatmaktan kaçının... Zira "bitmemiş ilişkiler" ve "bitememiş ayrılıklar" bugünkü ilişkinizi gölgeleyecek ve zedeleyecektir.

Çocukların yeni eş ve yeni aileye tepkileri değişken ve karmaşık olabilir; bu son derece normaldir. Bazen çok sıcak ve olumlu duygular hissedip, o insanı kabul ederken, bazen birden reddedebilir, bazen yok sayabilir, bazen de biyolojik anne babasına "ihanet" ediyormuş gibi bir suçluluk taşıyabilir. Çocuğunuzu ve hatta eski eşinizi özellikle bir konuda rahatlatmalısınız ki "kimse kimsenin yerini almayacak" ! Tabii ki her çocuğun bir tane biyolojik annesi ve babası vardır. Ama bir de insanın "anne kadar yakın ve sıcak", "baba kadar güçlü ve güvenilir" hissettiği insanlar olabilir hayatında. Ki bu da çok değerlidir. Çocuklar, zannedildiğinin aksine, yeni eşler ve çocuklarla birlikte bir aile ortamı içinde daha mutlu, huzurlu ve güvende hissedebilirler. Bu tablo düşünüldüğü kadar korkutucu olmayabilir... Çocukları, yeni eşlere "anne" ya da "baba" diye hitap etmeleri konusunda asla yönlendirmeyin ve zorlamayın. Ancak öyle hitap etmeyi kendisi tercih ederse de buna asla engel olmaya çalışmayın. Bazen çocukların, "benim kocaman bir ailem var", " benim iki tane ailem var" ya da "benim iki annem ve iki babam var" cümlelerini ne kadar keyifle ve güvenle kurabildiklerine inanamazsınız!

Kaynaklar :

Atkinson, G. "Attachment Issues In Psychopathology and Intervention"

Benedek, E.P. & Brown, C.F., "Boşanma ve çocuğunuz"

Berndt, D.J., "Children and divorce. Helping children to deal with custody"

Canadian Mental Health Association Self-Help Book, "Separation and Divorce"

Dolto, F., "Çocuk ve boşanma"

Kübler-Ross, E., "On Death and Dying"

Schaefer, C.E., "How to talk to your kids about really important things"

Thayer, E. & Zimmerman, J. "Ayrılanlar için çocuk bakımı"

Weyburne, D., "Annemle babam boşanıyor. Ben şimdi ne olacağım ?"

Wolf, A.E., "Boşanmanız şart mıydı ?"

İletişim :

www.serapaltekin.com

serapaltekin@serapaltekin.com

TEST: VAKA ANALİZİ

19 yaşındaki genç adam karakterinde oluşan ani değişimler dolayısıyla kliniğe başvurmuştu. Ailesi onu her zaman için aşırı utangaç olarak tanımlardı. Pek arkadaşı yoktu. Genç adam birkaç ay içerisinde normal bir öğrenciyken tüm derslerinden kalmaya başlamış, üniversiteyi bırakmıştı. Eskiden yüzme ve atletizm gibi bireysel spor dallarıyla ilgiliyken bir anda sporla ilişiğini kesmişti. O döneme dek pek sağlık problemleri yaşamayan genç adam, artık sürekli baş ve göğüs ağrılarından şikâyet ediyordu. Kliniğe yattıktan sonra tüm gününü pencereden dışarıyı izleyerek geçiren genç adamın saçı sakalına karışmış, kendisine bakmaz olmuştu. İnsanlarla pek iletişim kurmuyor, psikoterapilerde kendi hakkında hiçbir şey anlatmıyordu. Kendisine dolaysız olarak yöneltilen sorulara duygusuz ve sabit bir ses tonuyla yanıt veriyordu. Kimi zamansa verdiği yanıtlar konudan tamamen kopuktu. Bazen öyle zamanlar oluyordu ki genç adamın ifade ettiği duygusal mimiklerle konuştukları arasında hiçbir bağlantı kalmıyordu. Örneğin, annesinin yakalandığı bir hastalıktan bahsederken sürekli olarak gülebiliyordu. Diğer zamanlardaysa dışarıdan bir güç tarafından kontrol edildiğini ve bir sesin ona sürekli olarak ailesine karşı şiddet uygulaması adına emirler verdiğini söylüyordu. Kendisini oldukça huzursuz hisseden genç adam beyninde elektriksel duyular bulunduğunu iddia ediyordu.

Genç adamın yakalanmış olduğu bu hastalığın ne olabileceğine dair tahminlerinizi inciayhan@yahoo.fr adresine bekliyoruz. Bize doğru yanıtı ulaştıran ilk okuyucumuz gelecek haftaki forum konumuzu belirleyecek.

ŞİZOFREN BİR RESSAM

Şizofreni hastalığı duygusal karmaşalarla tanımlanıyor. Hastalar sosyal geri çekilme gösteriyor ve verdikleri duygusal yanıtlar içinde bulundukları durumla çelişki gösterebiliyor. Örneğin, bir cenaze töreninde katıla katıla gülmeye başlayabiliyorlar. Tüm bunların yanı sıra, pek çok halüsinasyon ve sanrı deneyimleri yaşıyorlar. Halüsinasyonlar, ilgili bir dış uyaran olmadığı halde gerçekliği var sayılan yanlış duyu algıları. Kimse konuşmadığı halde sesler duyma gibi. Sanrılarsa doğru olmadıkları kanıtlansa bile sürdürülmeye devam edilen gerçek dışı inançlar. Örneğin, bir şizofrenin peşinde ajanların olduğuna inanması. Louis Wain (1860 - 1939), kedileri insana özgü davranışlarda bulunurken tasvir eden oldukça tanınmış bir ressam. Örneğin, tablolarında çay partisi veren kedilere rastlayabilirsiniz. Wain'in ölümünden on beş yıl kadar önce şizofreniye yakalandığı biliniyor. Hastalığının başlangıcından ölümüne dek kedi tasvirlerindeki değişim, duygusal çarpıklığının ve karmaşasının açık bir göstergesi gibi.

 


Copyright 2007 Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu. Her hakkı saklıdır.