SİTE İÇİ ARAMA
Hazırlayan: İnci Ayhan
Web Uygulama: Sadi Atılgan

BİLİYOR MUYDUNUZ ??
Psikolojide Merak Ettikleriniz...

Ergenlik yaşı giderek küçülüyor mu?
Yemek Yemeyi Tetikleyen Etmenler
Dolunay Davranışlarımızı Etkiliyor mu?
Depresyon Tedavisi
Bilgi ve Bellek
Stresle Başa Çıkma
Çikolata bağımlılık yapıyor mu? Çikolata niçin mutluluk veriyor?
Alkol bağımlılığı.Psikoterapi nasıl yardımcı oluyor?
Insomni nedir? Uzmanlar insomni (uyku uyuyamama) sorunu olanlara ne öneriyor?
Kişiliğimiz hangi etkilerin altında?
Psikolojik hastalıkların kökeninde ne var?
Genlerimiz karakterimizi ne kadar etkiliyor?
Beyindeki Sinir Hücreleri Gerçekten de Kendilerini Yenileme Yetisinden Yoksun mu?
Görme Duyusundan Yoksun Biri Rüya Görebilir mi?
Sol Elini Kullananlar Daha mı Zeki?
Çocuklar Neden Tırnak Yer?
Voodoo büyüsünün bilimsel açıklaması var mı?
Ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan insanların rüya görmediği doğru mudur?
Düşünce duyguyu yönetir mi?
Uyku ve Hipnoz...

ERGENLİK YAŞI GİDEREK KÜÇÜLÜYOR MU?



Edvard Munch’un “Ergenlik” (Puberty) isimli tablosu.

“Şimdiki çocuklar büyümüş de küçülmüş gibiler adeta...” Çoğu zaman bizim de dilimize dolanan bu klişe acaba cidden gerçek mi? Zamane çocukları daha mı çabuk büyüyorlar?

Yapılan son araştırmalar öyle gösteriyor ki bu inanç yalnızca genel sosyal görüşümüz değil, aynı zamanda bilimsel bir gerçeği de yansıtıyor. Ergenliğe giriş yaşının giderek küçüldüğüne dikkat çeken araştırmacılar bunun nedenleri hakkında da bir takım varsayımlar üretiyorlar. Bu varsayımlar genellikle günümüz yaşam koşulları ve ergenlik arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor.

Ekolojist Sandra Steingraber’a göre özellikle de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde gençlerin televizyon ve bilgisayar başında çokça zaman geçirmeleri melatonin hormonu salgılarını azaltıyor. Salınımı beden hareketleriyle ilişkili olan bu hormon biyolojik saatimizin düzenlenmesinde görev alıyor. Bu noktada melatonin hormonunun ergenliği bastırıcı bir etkisinin olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Bu hormon seviyesi azaldığında vücut kendisini ergenliğe hazırlıyor. Dolayısıyla değişen yaşam koşullarıyla az melatonin salgılayan gençler ergenliğe daha çabuk giriyor. Beden hareketini azaltan tek etmen televizyon ve bilgisayar değil elbette. Çocukluk obezitesi (aşırı kilo) de benzer sebepten erken yaşta ergenliği tetikleyebiliyor.

Kaynak: http://www.sciam.com/article.cfm?id=the-environmental-effect-on-puberty
(Scientific American, Temmuz 2008)

 

YEMEK YEMEYİ TETİKLEYEN ETMENLER


Bu hafta, yemek zamanı ve yemeğin tadının yemek yeme davranışımız üzerindeki etkisinden bahsediyoruz. Gelecek haftaysa kültürün etkisine değineceğiz.

Yemek Zamanı ve Yemeğin Tadı


Böyle bir sofrada kim yemeden durabilir ki?

Yemek yeme alışkanlıklarımız, geçmiş deneyimlerimiz yoluyla öğrendiklerimizden büyük ölçüde etkileniyor. Birçok insanın öğle yemeğini aynı saatte yediğine dikkat ettiniz mi? Normal şartlar altında farklı kişilerin farklı metabolik hızlara sahip olduğunu, kahvaltıda yediklerinin çeşitlilik gösterdiğini ve bedenlerindeki depolanmış yağ miktarının değişik yüzdelerde bulunduğunu göz önünde aldığımızda öğle yemeğine aynı saatte oturmaları beklenmeyecek bir durum. Ancak klasik olarak birçoğumuz düzenli yemek saatlerinde yemeye koşullandığımızdan aşağı yukarı aynı saatlerde acıkıyoruz. Diğer bir deyişle, enerjiye ihtiyaç duyduğumuzdan değil, yemek zamanı geldiği için yiyoruz. Yemek zamanının geldiğini haber veren saat aslında bir şekilde Pavlov'un ziliyle aynı görevi görüyor. Öyle ki, yemek yeme davranışını tetikleyen beklentileri arttırarak bedeni sindirime hazırlıyor. Örneğin, kandaki insülin artışı glukoz kullanımını arttırarak kısa süreli açlık hissi yaratıyor. Benzer etkiyi yemeğin kokusu ve görüntüsü de yaratabiliyor. Değil yalnızca görüntü ve koku, taze ekmeğin, fırından yeni çıkmış bir pizzanın ya da sevilen bir tatlının düşüncesi bile açlığa neden olan beden reaksiyonlarını tetikleyebiliyor.


Birçok insanın öğle yemeğini aynı saatte yediğine dikkat ettiniz mi?

Yemek yeme davranışımızı tetikleyen en önemli etmenlerden biri yemeğin tadı. Araştırmacılar, pek çok yiyecek seçeneği sunulan farelerin tek bir yiyeceğe maruz bırakılan hayvanlara göre çok daha fazla yediklerine dikkat çekiyor. Benzer etki, biz insanlar için de geçerli. Örneğin, yılbaşı ya da özel günlerde kurulan ziyafet masalarındaki çeşitlilik, daha fazla yemek yememize neden oluyor. Gerek farelerin, gerekse insanların fazla yiyecek seçeneği sunulduğunda daha fazla yemesinin nedeni belli bir lezzete karşı hassasiyetin çabukça kayboluşu. Örneğin, makarna yiyorsak bir süre sonra makarnanın tadına karşı hassasiyetimizi kaybediyoruz. Dolayısıyla, doygunluk hissediyoruz.

Olaya evrimsel olarak bakacak olursak, çeşitli lezzetle beslenen bir hayvanın daha zengin besin öğelerine ulaşımı söz konusu. Bu da, tek çeşit yemekle beslenen diğer hayvanlara göre ona avantaj sağlayacağından içgüdüsel olarak her çeşitten yemeği yeme gereği duyuyor.

DOLUNAY DAVRANIŞLARIMIZI ETKİLİYOR MU?

Dolunay zamanı kültürel öğelerin de etkisiyle kurt adamlar, cinayetler, seri katiller ve uğursuzluklarla bağdaştırılır. Oysa yapılan bilimsel araştırmalar öyle gösteriyor ki popüler inanışın aksine dolunay zamanlarının davranışlar üzerinde herhangi bir özel etkisi bulunmuyor. Konu üzerine uzun yıllar araştırmalar yapmış Kanadalı psikolog Ivan Kelly, yapılan çalışmaların birbiriyle tutarlılık göstermediğini ve dolunayda davranışların değiştiğine yönelik sonuç veren her çalışmaya karşılık aksi tezi savunan bir diğerinin de mutlaka bulunduğunu söylüyor.

Çılgın Köpekler?

2000 yılında biri İngiltere, diğeriyse Avustralya Sydney'de yapılan iki farklı çalışma dolunay zamanında köpek saldırısına uğradığı şikâyetiyle hastaneye başvuran hasta sayılarıyla normal dönemlerdeki başvuruları karşılaştırmış. Simon Chapman tarafından yürütülen Avustralya'daki çalışma sonucunda köpek saldırıları ve dolunay zamanı arasında anlamlı bir ilişki bulunamazken, Chanchall Bhattacharjee ve araştırma grubu İngiltere'deki çalışmalarında dolunay zamanında köpek saldırılarının iki katına çıktığını gözlemlemişler.

Bu çelişkileri sonuçları değerlendiren Washington Üniversitesi'nden psikolog Eric Chudler, suç oranları, polis tutuklamaları ve intihar davranışlarında da dolunay zamanının anlamlı farklar yaratmadığına parmak basmış. Chudler, bilim tarafından desteklenmemesine rağmen insanların halen dolunay zamanındaki suçları ve trafik kazalarını dolunayın etkisine bağlamakta ısrar ettiklerine dikkat çekiyor.


Bilim tarafından desteklenmemesine rağmen insanlar halen dolunay zamanındaki suçları ve trafik kazalarını dolunayın etkisine bağlamakta ısrar ediyor.

Chudler, popüler inanışın halen dolunayda davranışlarımızın değiştiği yönünde olmasını seçici hafızayla açıklıyor. Dolunay zamanında olağanüstü bir şeyler olduğu zaman insanlar bunu ayın durumuyla bağdaştırma eğilimi gösteriyorlar ve zihinlerine o şekilde kodluyorlar. Oysa örneğin, dolunay dışında bir zamanda işlenmiş herhangi bir cinayet durumunda ayın durumunu görmezden geliyorlar. Chudler'a göre bu yanlış inanışın bir diğer nedeniyse birbiriyle ilişkili olmayan olaylar arasında neden sonuç ilişkileri kurmak. Olumsuz bir olayın dolunay zamanında gerçekleşmiş olması, o olaya neden olan durumun dolunay olmasını gerektirmiyor.

Sonuç olarak, dolunay konusundaki düşüncelerimiz filmlerdeki kurt adam senaryoları ve medyanın da etkisiyle popüler etkilerden kurtulamasa da yapılan bilimsel çalışmalar dolunayın kişilik ve davranışlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığına işaret ediyor.

Kaynak: http://news.nationalgeographic.com/news/2002/12/1218_021218_moon_2.html

 

Depresyon Tedavisi

Depresyon tedavisinde psikoterapinin de ilaç tedavisinin de eşit derecede etkili olduğunu biliyor muydunuz? İlaç tedavisi daha kısa sürede sonuç verip psikoterapi daha uzun bir süreç gerektirse de bilimsel çalışmalardaki istatistiklere göre hastalığın tekrarlama olasılığı psikoterapide daha düşük.

 

Bilgi ve Bellek

"Çalışıyorum ancak yapamıyorum." Çoğu öğrencinin zihnini kurcalayan ve canını sıkan bir cümledir bu. Biliş alanında yapılan çalışmalarsa bu konuda öğrencilere yardımcı olabilecek bir takım püf noktalar sunuyor. Bakalım bu püf noktalar neleri kapsıyormuş:

•  Özgül Kodlama: "Özgül kodlama" ile kastedilen bilginin öğrenildiği ve geri çağrıldığı bağlamın aynı olması. Örneğin, açık havada, çimlerde çalışılan bir konunun sınıfta hatırlanması zorlaşabiliyor. Ancak bu bağlam bilginin diğer bilgilerle ilişkisi olarak da düşünülebilir. Hep aynı şekilde öğrenilmiş olan bir bilgi sınavda farklı bir yorumla sorulduğunda yanıt vermek zorlaşabiliyor. İşte bu nedenle de uzmanlar, çalışırken notlarımızı sürekli tekrar düzenlememizi, başlıkların birbirleriyle olan ilişkilerini incelememizi ve yeni bağlantılar bulmaya çalışmamızı öneriyor.

>

•  Dizisel Konum: Araştırmalar gösteriyor ki, çalışmanın ortasında öğrenilen bilgiler unutulmaya en yatkın olanları. Bu nedenle de, okulda ders ortalarında öğrencilerin daha dikkatli olmaları ve ders çalışırken konuları sürekli farklı sıralara koyarak okumaları öneriliyor.

•  Özümleyerek Tekrar Etme: Kimi zaman ders çalışırken kendimizi konuların arasında kaybolmuş hissederiz. Bu gibi durumlarda, görsel düzenlememler yapmanın ve şemalarla bilginin bütününü de kavramanın bellek adına yararlı olacağı söyleniyor.

•  Üst Bellek (Metabellek): Üst bellek üzerine yapılan çalışmalara göre insanlar genellikle neyi bilip bilmediklerine dair güçlü bir iç görüye sahip oluyorlar. Araştırmacılarsa, özellikle de süreyle sınırlandırılmış bir sınav sırasında hangi sorulara daha fazla zaman ayırmamız konusunda bu iç görülerin bize rehberlik edebileceğine dikkat çekiyor.

Kaynak:
Gerric, R. & Zimbardo P. G. Psychology and Life. (2005) sf.228

Stresle Başa Çıkma

Günlük hayat sırasında stres uyandıran pek çok olayla karşı karşıya geliyoruz. Stresle başa çıkma, kendi kaynaklarımızı aşan bu içsel ve dışsal taleplerin üstesinden gelebilmemiz olarak tanımlanıyor. Davranışsal, duygusal ve motivasyonel yanıtlarımızın tümüyse bizim stresle başa çıkma yollarımızı oluşturuyor. Bilimsel yaklaşımda iki farklı "başa çıkma stratejisi"nden bahsediliyor. İlki, " problem odaklı başa çıkma ". Bu stratejide insanlar stres kaynağını dolaysız, fiziksel davranım ya da gerçekçi sorun çözme aktiviteleriyle yenmeye çalışıyorlar. Tehdit edici unsuru yok etme ya da zayıflatma, kaçma ya da gelecekteki stresi önleme bu stratejideki yanıtlardan yalnızca birkaçı. " Duygu odaklı başa çıkma " stratejisinde ise stres kaynağı değiştirilmiyor ancak kişi bu stres varlığında kendisini daha yi hissettirecek aktivitelere yöneliyor. Örneğin, kaygıya karşı ilaç kullanma, rahatlama egzersizleri, psikoterapi bu stratejinin içinde yer alan yöntemler. Uzmanlar, stresle etkili bir şekilde başa çıkabilmek için kişisel kaynakların algılanan sorunla eşleşebilmesi gerektiğini vurguluyor. Bu yüzden de kişi deneyim yoluyla ne kadar çok yöntem geliştirirse, stresle başa çıkabilme başarısı da o denli artıyor.

Kaynak:
http://teachpsych.lemoyne.edu/teachpsych/faces/text/Ch01.htm


Çikolata bağımlılık yapıyor mu?

Günümüzde seri üretim halinde piyasaya sürülen çikolata ürünlerinin tümü yüksek oranlarda şeker içeriyor. Bizi çikolataya karşı bağımlı kılan en önemli etmen de işte bu "tatlı"lık.

Yoksa siz de mi bir tatlı seversiniz?
Yakın zamanlarda New Yor Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma kimi insanların tatlı yemeye karşı niçin daha eğilimli olduğu sorusunun yanıtını genlerde bulmuş. Çalışmayı fareler üzerinden yürüten ekip, bulunan gen dizilimlerinin benzerlerini insan genomunda da saptamış.

Evrim ne diyor?
Evrimsel kuramcılar, tatlı şeyleri tanıyabilme ve onlara yanıt verebilme yetisini atalarımızdan miras aldığımızı düşünüyor. Tatlı gıdaların bol enerjili ve besleyici özellikleri olduğunu da göz önünde bulunduracak olursak, tarih öncesi çağlarda insanların zehirli, acı bitkilerdense meyve toplama eğilimi geliştirmiş olmaları anlam kazanıyor. Ancak yine de atalardan gelen bu tercihlerin günümüz süpermarket kültüründe ne derece etkili olduğu tartışılır!

Endorfin hormonunun salgısı tetiklenirse.
l Çikolata, tıpkı diğer şekerli yiyeceklerin de yaptığı gibi vücuttaki endorfin hormonunun salgısını tetikliyor. Bu hormonsa, haz ve mutluluk hisleriyle ilişkili. Ancak bu tatlı tadın yanı sıra çikolata henüz kimi etkileri saptanamamış 300 farklı kimyasal barındırıyor. Yani bağımlılık, bu bilinmeyen kimyasallardan da kaynaklanıyor olabilir.

Çikolata ve Hamilelik
Bayanlar özellikle de adet öncesi dönemlerde ve hamilelikte sık sık çikolataya aşererler. Uzmanlar bunun nedenini, söz konusu zaman dilimlerinde vücutta oluşabilecek magnezyum ve demir eksikliğine bağlıyor. Çikolata ise bu eksikliğe çözüm olabiliyor.

Çikolata ve Uyarıcılar
Çikolatada bulunan ve Merkezi Sinir Sistemi'ni uyaran kafein, kişinin dikkatinde yükselme sağlayabiliyor. Diğer bir uyarıcı olan theobromin ise akciğer çevresindeki istemsiz kasları yatıştırıyor. Bu maddeler, çikolatanın niçin bağımlılık yaptığına dair en favori seçenekler.

Çikolata niçin iyi hissettiriyor?
Çikolatanın içerdiği kimyasallar beynimizin nörotransmitter trafiğini etkiliyor:
Nörotransmitterler: Beynimizin kimyasal mesajcıları da diyebiliriz. Farklı sinir hücreleri arasında elektrik sinyallerini taşıyorlar. Bu sinyallerse deneyimlediğimiz his ve duygularda değişim yaratıyor.

Çikolatanın içerdiği iki güçlü kimyasal ve etkileri:
Tryptofan: Beynin, seratonin isimli nörotransmitteri yapmak için kullandığı kimyasal. Yüksek miktarlarda seratoninse mutluluk hissini tetikliyor.
Phenylethylamine: "Çikolata amfetamini" adıyla da anılan bu kimyasal, kişide uyarılmışlık, çekim ve baş dönmesi hissi uyandırıyor. Beyindeki zevk merkezini tetikliyor.

Sarhoşlar niçin düzgün yürüyemezler?

Eğer ki odaklanmada ya da konuşmada güçlük çekme gibi içkinin verdiği ilk sinyalleri göz ardı
edip, alkol almaya devam edersekkendimizi düz bir çizgide yürüyemeyecek kadar kaybedebiliriz. Bunun nedeni, alkolün beynin ince motor hareketlerini denetleyen bölgesi olan serebellumu etkilemesi. Eğer ki, parmağınızla burnunuzun ucuna dokunmakta zorluk çekiyorsanız "serebellum"unuz etkilenmiş demektir.

Alkol ve Bayılma
Hepimiz ayağa kalktığımızda kan basıncımız düşüyor ve vücudumuz istemsiz olarak kan damarlarını daraltıyor. Yüksek miktarlarda alkol alan kişiler ayağa kalktıklarında ise kendilerini kaybederek bayılabiliyorlar. Çünkü kan damarlarındaki bu reflekssel sistem alkol tüketimi fazla olan kişilerde çalışmıyor.

Alkol ve Beyne Etkileri:
Yüksek miktarlarda alkol tüketimi beyne oldukça büyük zararlar verebiliyor:
Medulla & Beyin Sapı bedenin hayati fonksiyonlarını kontrol eden beyin merkezleri. Çok fazla alkol tüketimi, beynin bu merkezlerinde hasara yol açabiliyor; kişinin bilincini kaybetmesine neden olabiliyor. Daha da korkuncu, bu bilinç kaybı ölüme kadar varabiliyor.

Alkolün Uzun Dönemde Bedene Verdiği Zarar:
Uzun dönemler boyunca yoğun miktarda alkol tüketen kişiler karaciğer sorunlarıyla yüz yüze geliyor. Etanolü kıran enzim olarak bilinen alkol dehidrojenaz fazla miktarlarda salgılanmaya başlıyor. Bu da bağımlılığı daha da körükleyerek vücutta benzer etkilerin görülebilmesi için daha fazla miktarlarda alkole gereksinim duyulmasına yol açıyor. Karaciğer kapasitesinin üstünde çalışmaya başlıyor, hücreler ölüyor ve doku sertleşiyor. Sonuçsa; SİROZ.

Alkolün uzun süreli diğer etkileri.
* Kalp hastalıkları
* İnme
* Bunama
* Kasların zayıflaması (miyopi)
* Kanser (karaciğer, kalın bağırsak, göğüs)

Alkol bağımlılığı ne demek? (Dünya Sağlık Örgütü tanı ölçütleri)
Aşağıdaki kriterlerden en az üçünün bulunması gerekiyor:
* Alkol içmek için güçlü bir istek
* Alkol alma davranışını denetlemede güçlük ( alınan alkol miktarını ayarlayamama, kullanım süresini ayarlayamama, başarısız bırakma girişimleri)
* Alkol kullanımı azaltıldığında yada bırakıldığında tipik yoksunluk belirtileri.
* Alkol ile gerekli iyilik halini elde etmek için (rahatlık, sarhoşluk, keyif ) gittikçe artan miktarlarda alkole gereksinim duyma (tolerans gelişimi)
* Alkolü elde etmek, kullanmak ve etkilerini gizlemek için harcanan zaman ve çabanın diğer ilgi ve uğraşlara yer vermeyecek şekilde giderek artması
* Aşırı alkol kullanımı nedeni ile ruhsal, sosyal, fiziksel zararlar ortaya çıkmasına rağmen alkol kullanımını sürdürme

Alkol Bağımlılığı (DSM-IV kriterleri)
12 aylık süre içerisinde aşağıdakilerden bir ya da daha fazlasının görülmesi gerekiyor:
* Üstlenilen sosyal rol sorumluluklarının yerine getirilmemesi: Örneğin, alkol kullanımına bağlı olarak işe gitmeyi aksatma, okuldan kaçma ya da ev işlerini ve çocukların bakımını göz ardı etme.
* Fiziksel kazalara açık olma: Örneğin, alkol tüketimine bağlı olarak araba kullanırken yapılan dikkatsizlikler.
* Legal sorunlarla karşı karşıya gelme: Örneğin, alkollü araba kullanırken trafik polislerince durdurulmak.
* Sosyal ve kişilerarası sorunlar yaşama: Örneğin, alkollüyken kavgalara karışmak.

Psikoterapi tedavide nasıl yardımcı oluyor?
Uygulanan bireysel ya da grup psikoterapileri sırasında psikologlar, kişilerin niçin alkol tükettiğinin altında yatan psikolojik süreçleri sorguluyorlar. Hastaların motivasyonunu arttırarak içki içmelerini tetikleyen durumları sorgulamalarına ve yeni baş etme stratejileri geliştirmelerine yardımcı oluyorlar. Terapi, kişinin içkiyi bırakmasıyla da sonlanmayabiliyor. İyileşen hastaların içkiye tekrar başlamasını önleme aşamasında da psikolog yardımı işe yarıyor. Alkol tedavisi sırasında aile terapileri de uygulanabiliyor. Bu terapiler, ailenin geçirdiği bu geçiş döneminde alkol içen bireyin iyileşmesiyle aile ilişkilerinin tekrar düzenlenmesine yardımcı oluyor.

Uzmanlar insomni (uyku uyuyamama) sorunu olanlara ne öneriyor?

İnsomni: Uyku uyuyamama sorunu olarak belirtilen insomni toplumda görülme yüzdesi en yüksek uyku problemi.
* Yeterli ve kaliteli uykunun alınamaması durumunda ortaya çıkıyor.
* Tedavi edilmediğinde depresyon ya da uyuşturucu madde bağımlılığına bile yol açabiliyor.
* Hastalar gündüz uyku uyuma ihtiyacı duymuyor.
* Çeşitli metabolik olayları kontrol eden ve strese karşı vücudu koruyan ACTH ve kortisol hormonları insomnik kişilerde daha fazla salgılanıyor.

İşte uzmanlardan insomni sorunu olanlara öneriler.
1.) Yatakta fazla vakit geçirmekten kaçının. Eğer ki uyanıksanız, yataktan kalkın. Yatağın beyninizde insomni ve kaygıyla eşleştirilmesini engelleyin.
2.) Uyumak için kendinizi zorlamayın. Yatağa uykunuz geldiğinde gidin ve uykunuz kaçarsa tekrar kalkın.
3.) Yatağınızın yanında tik tak'larını duyduğunuz, ses çıkaran bir saat bulundurmayın.
4.) Gece çok fazla fiziksel aktivite gerektirecek işler yapmaktan kaçının. Bu, uykuyu engelleyen otonom sinir sisteminizi harekete geçirecektir.
5.) Gece uyumadan önce kahve, çikolata ya da alkol gibi uyarıcı etkisi bulunan maddeler almamaya dikkat edin. Kafein sizi uyanık tutarken, alkolse gece yarısı uyanma problemi yaşamanıza neden olacaktır.
6.) Kendinize düzenli bir uyku programı yapın. Eğer ki insomni problemiyle karşı karşıya iseniz normal insanlardan daha programlı bir uyku düzeniniz olmalı.
7.) Akşam yemeklerini hafif geçiştirmeye çalışın. Eğer gece uyanırsanız, bir şeyler atıştırmaktan kaçının.
8.) Eğer ki insomnikseniz gündüz uykularından kaçının.

Kişiliğimiz hangi etkilerin altında?

Kişilik konusundaki karmaşaya her psikoloji ekolü kendisine has bir açıklama getiriyor olsa da, bugün en yaygın görüşlerden biri de kişiliğin içsel/ bilişsel, davranışsal ve çevresel faktörlerden etkileniyor olduğu. Buna sosyal-bilişsel görüşte karşılıklı determinizm deniyor.

ÖRNEĞİN;
Bungee-jumping yapan birini düşünelim;
İçsel/ bilişsel öğeler: "Yaptığım aslında riskli bir davranış."
Çevre: "Ama arkadaşlarım da bungee-jumping yapıyor."
Davranış: "Bungee-jumping yapmayı öğrenmeliyim."
İşte tüm bu üç öğe, sosyal-bilişsel görüşe göre birbiriyle etkileşim içinde, kişiyi korkuyu yenerek bu davranışı yapan biri haline getiriyor.

Psikolojik hastalıkların kökeninde ne var?

Bugün, akıl hastalığı üzerinde çalışmalar yapan pek çok araştırmacı, psikolojik hastalıkların gerek genetik mirastan ve fizyolojik durumlardan, gerekse içsel psikolojik dinamikler ve çevresel etmenlerden kaynaklandığını düşünüyor

BİYO-PSİKO-SOSYAL PERSPEKTİF
İşte akıl sağlığına bu bütünsellikten bakan görüşe biyo-psiko-sosyal perspektif deniyor. Bu görüş, akıl ve bedeni birbirinden ayırmamak gerektiğini savunuyor.
Biyolojik etmenler: Evrim, bireysel genler, beyin yapısı ve kimyası.
Sosyal etmenler: Toplum içindeki roller, beklentiler, normal ve anormal tanımları.
Psikolojik etmenler: Stres, travma, öğrenilmiş umutsuzluk, anılar, deneyimler.

Genler ve Karakter


Genlerin karakter üzerine etkileri konusunda konuşabilmek için öncelikle "karakter" kavramını hangi çerçeveye oturttuğumuza göz atmamız gerekiyor. Kimi araştırmacılar, karakteri üç ana başlık altında topluyorlar: zekâsal yetiler, kişilik ve sosyal tutumlar. Zekâsal yetiler konusunda yapılan araştırmalar öyle gösteriyor ki, genetiğin fiziksel büyüklüğüyle de ilgili olarak beyinsel kapasite üzerindeki etkisi tartışılmaz. Çünkü beynin fiziksel büyüklüğü sinir ağlarının sayısını, bununla ilgili olaraksa depo edilebilecek bilgi potansiyelini etkiliyor. Kişilik ve genin ilişkisi ile ilgili olarak ise mevcut bilimsel veri görece daha yoruma açık ancak yine de pek çok çalışmayla desteklenmeye devam ediyor. Ve son olarak sosyal tutumlar. Bu konuyla ilgili olarak yapılan çalışmaların henüz yeni olduğunu görüyoruz. Ancak yine de genlerin, sosyal tutumlarımızda da parmağı olduğunu var sayabiliriz.
Konuyla ilgili çalışmalar yürüten bilim insanları, karmaşık duygusal durumlarımızı belirleyebilen tek bir genden bahsetmenin olanaksız olduğunda hemfikir. Ancak özellikle de psikolojik hastalıkların temelinde yatan bir takım genetik özellikleri ortaya çıkarmaya yönelik araştırmalar sürüyor. Örneğin, serotonin taşıyıcı geni (5-HTT), beyne mesaj iletiminde görevli serotonin kimyasalının vücudumuzdaki dağılımından sorumlu. Bireylerin korku tepkileri ve nevrotiklik seviyeleriyle bu genlerindeki çeşitlilik arasında bir ilişki olduğu düşünülüyor. Yine de altını tekrar çizmekte fayda var: Kişiliğimizin karakterleri üzerine etkide bulunan genler öylesi çeşitli ve birbirleriyle etkileşimleri karmaşık ki, kilit bir gen bularak kişiliği çözebilmek ütopik görünüyor. Üstelik çalışmalar sırasında göz önünde bulundurulması gereken bir nokta daha var: çevresel genetik. Çevremizle olan ilişkilerimiz ve bu ilişkiler sonucu edindiğimiz deneyimlerin ya da altında kaldığımız etkilerin genleri ne yönde etkilediği de önem kazanıyor. Çünkü hiç kuşku yok ki karakter, genetik ve çevresel koşulların etkileşimli etkisiyle oluşuyor. Tam olarak bir yüzde verebilmek ise çok zor. Çünkü bir kişilik karakteri üzerinde genetiğin mi, yoksa çevrenin mi daha etkili olduğu hangi karakterden bahsettiğimize göre de değişebiliyor.

Kan Grubu ve Karakter

Kan gruplarının karaktere bir etkisinin olabileceğine dair söylenceler 1920 ve 30'ların Japonya'sında, o dönemlerde çıkan bir takım ırkçı söylemlere tepki olarak doğuyor. Bu ırkçı söylemler, kan gruplarındaki istatistiksel dağılımından yola çıkarak farklı toplumların evrim basamağında farklı bir basamaklarda yer aldığını iddia ediyor. Ancak bugün, yapılan bilimsel çalışmalar, bu söylenceyi destekler nitelikte değil. Yani kan gruplarıyla bireylerin karakterleri arasında herhangi bir ilişki bulunmuyor. Psikologlar, yaygın inanışa göre karakteriyle o karakterle bağdaştırılan kişilik özellikleri uyuşan kişilerin bu durumunu "kendi kendini doğrulayan bir kehanet" olarak yorumluyor. Daha açık bir şekilde, çevresi tarafından bir takım beklentiler geliştirilen kişi, bu beklentileri içselleştirerek bir süre sonra benzer şekilde davranmaya başlıyor.


Beyindeki Sinir Hücreleri Gerçekten de Kendilerini Yenileme Yetisinden Yoksun mu?

Beyindeki sinir hücrelerinin kendilerini yenileyebilme yetisinden yoksun olduklarını gösteren çalışmaların öncüsü 1960'larda yaptığı çalışmalarla ismini duyuran bir sinir bilimci: Dr. Pasko Rakic. Nitekim felç ya da diğer beyin zedelenmelerinde hastaların kaybettikleri konuşma ve yürüme gibi yetileri daha sonradan tekrar edinememeleri de bu bulguları destekler nitelikte. Ancak başlangıcı 1965 yılında sıçanlar üzerinde yapılan deneylere dayanan ve son yıllarda hız kazanan bir takım çalışmalar, beyindeki bazı bölgelerde sinir hücrelerinin yenilenebildiğini gösteriyor. Özellikle de belleksel işlevleri olan hippokampüs bölgesi ile makaklar üzerinde çalışılan üst düzey bilişsel işlemlerden sorumlu ve evrimsel gelişimde son sırada yer alan düşünme, koklama ve duyma ile ilişkili korteks bölgelerinin kök hücreler sayesinde sinirsel yönden yenilenebildikleri bulgular arasında. Ancak bilim insanları, bu çalışma sonuçlarının Alzheimer ya da Parkinson gibi sinir hücreleri kaybı içeren bir takım hastalıkların tedavisinde kullanılabilmesi için klinik ve uygulamaya yönelik daha çok çalışma yapılması gerektiğini söylüyorlar.


Görme Duyusundan Yoksun Biri Rüya Görebilir mi?

Araştırmalar öyle gösteriyor ki, doğuştan görme duyusu olmayan birinin rüyalarında görsel figürler yer almıyor. Bu kişilerin rüyaları görsel nesneler yerine yürüme duyusu, ya da mutlu olma hissi gibi günlük hayatta deneyimledikleri duygu ve duyulardan oluşuyor. Uzmanlar rüyalarda görsel figürler görebilmek için öncelikle bu deneyimi yaşamış olmak gerektiğini vurguluyor.


Sol Elini Kullananlar Daha mı Zeki?

Sol elini kullanan kişilerin daha zeki olduklarına dair bugüne değin pek çok şey yazılıp çizildi. Bilim dünyasındaki tartışmalarda konuyla ilgili iki güçlü varsayımdan ilki "bilişsel kalabalık kuramı". Biliyoruz ki beynin sol yarım küresi dil ve sözel becerilerde baskınken, sağ yarım küresi daha çok matematiksel ve uzamsal (mekânsal) becerilerde söz sahibi. Sol el hareketlerini beynin sağ küresinin, sağ el hareketlerini ise sol küresinin yönettiğini düşünecek olursak bilişsel kalabalık kuramı solakların uzamsal ve matematiksel becerilerde daha düşük performans göstermelerini öngörüyor. Çünkü bu yetenekleri kontrol eden sağ yarım küre aynı zamanda sol el hareketlerinin de yönetildiği merkez. Yani etkinliği ikiye bölünmüş oluyor. Oysa sağ elini kullananların el hareketlerini sol yarım küre yönetiyor ve sağ yarım kürenin özelleştiği matematiksel yeteneklerde daha başarılı oluyorlar. İkinci varsayımsa her iki elini de kullanabilenlerin matematiksel becerilerinin daha yüksek olduğunu, çünkü matematiğin sol (dilsel) ve sağ (mekânsal) yarım küreler arasındaki etkileşimi gerektirdiğini söylüyor. Her iki eli kullanabilme becerisininse genelde solaklarda olduğuna dikkat çekerek, solakların matematiksel becerilerinin daha güçlü olduğunu savunuyor. Araştırmaların çoğu ikinci kuramı, yani solakların matematiksel becerilerde daha başarılı olduklarını desteklemekte. Ancak yine de konu hakkında ortaya atılan her bulgu daha fazla araştırmaya gereksinim duyulduğunu vurgulamaya devam ediyor.

Kaynak:
http://bpm.slis.indiana.edu/scholarship/hibbard.shtml

Çocuklar Neden Tırnak Yer?

Tırnak yeme genellikle çocuklarda görülen bir davranış. Araştırmalar 6 yaş civarı çocukların yaklaşık 25%'inin tırnak yediğini ortaya koyuyor. Bu davranış bozukluğunun çocuğa gerek fiziksel gerekse sosyal anlamda olumsuz etkileri olabileceği düşünülünce konu hakkında yapılan araştırmaların sayısının yüksekliği de kaçınılmaz oluyor. Tırnak yeme alışkanlığının nedenine ilişkin iki temel açıklama var. İlki, bu davranışı kaygıyla bağıntılandırıyor (Hadley, 1984). Sinirleri gerilmiş bir çocuğun bunu dışarıya tırnak yiyerek yansıttığını söylüyor. İkincisiyse "çevresel baskılanma" varsayımı (Schendler, 1984). Bu varsayımsa motor hareketleri kısıtlanmış çocukların tırnak yemeye daha eğilimli olduklarını savunuyor. Günümüzdeki çalışmalarsa genelde bu iki temel üzerinden yapılıyor.


Voodoo büyüsünün bilimsel açıklaması var mı? Bilim bu tür olaylara nasıl yaklaşıyor, bu konuları nasıl araştırıyor? ( Ergün Geçgin)

VOODOO ÖLÜMÜ

Voodoo ölümü Haiti kültürüne ait bir öğe. Ölüm, kişinin kendisine büyü yapıldığına inanmasından hemen sonra, geçmişinde hiçbir fizyolojik neden yokken, zamansız bir şekilde gerçekleşiyor. Ancak olur da bu süreç içerisinde söz konusu kişi büyünün bozulabileceğine ikna edilebilirse bu ölüm gerçekleşmeyebiliyor. Bir kişinin tamamen psikolojik nedenlerden ötürü ölüme sürüklenebiliyor olması bizleri olduğu kadar doktorları da hayrete düşürüyor. Ancak zihnin fizyolojik işleyişler üzerindeki etkileri konuyu aydınlatmakta yol gösterici olabiliyor:

•  Kişilik özelliklerinin ölüm riski üzerine etkileri Voodoo ölümüyle yakın ilişki içerisinde. Psikolojik etmenler, psikosomatik (psikofizyolojik) hastalıkları tetikleyebiliyorlar. Yaygın psikosomatik hastalıkların arasında ise ülser, asma, kronik baş ağrıları, hipertansiyon ve koroner kalp hastalıkları geliyor.

•  Üzerine dikkat yoğunlaştırılan bir diğer konuysa "nevroz, şizofren ya da kişilik bozukluğu"na sahip hastaların sigara içme, dikkatsizce araba kullanma, sağlıksız beslenme ve alkol kullanımı gibi yüksek risk davranışlarını daha sık gösteriyor olmaları. Bizlim insanları, psikiyatri hastalarının zamansız ölüm risklerinin normal nüfusa göre daha yüksek olduğunu belirtiyor.

•  Kişilik tipleriyle koroner kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyse bir diğer nokta. Histeri, nevrotizm ve somatik şikayetler koroner hastalıkların ilk belirtileriyle büyük uyum gösteriyor. Ancak yine de kişilik özelliklerinin birinin yaşam süresini kısaltıp kısaltamayacağına dair net ve kesin bir bulgunun olmadığının altı çiziliyor.

•  Son olaraksa kişinin stresle başa çıkma yöntemlerine değiniliyor. Üç farklı başa çıkma yöntemi sıralanıyor: Sabit, içe gerilim ve dışa gerilim. Gerilimi psikofizyolojik tepkiyle (içegerilim) yansıtan hastalar onu öfke ve şiddetle (dışa gerilim) yansıtan hastalara göre daha yüksek zamansız ölüm riski taşıyor. Bu kişiler, kaygı, iştah kaybı ve uyku düzen bozuklukları gösteriyor.

•  Sosyo-kültürel etmenlerin de ölüm zamanıyla ilişkilendirilebileceğine dair bulgular bulunuyor. Duygusal bir bağla inanç duyulan, örneğin kutsal olduğuna inanılan günler içerisinde ölüm oranları artabiliyor. Bu da bizlere Voodoo ölümünün psikolojik ve sosyal etmenlerden nasıl da etkilenebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak, saydığımız tüm bu faktörler zihnin sağlık ve ölüm zamanı üzerine etkilerini gözler önüne seriyor. Voodoo ölümü ise, her ne kadar tartışmalı bir konu olmayı sürdürse de, bilim insanlarınca çizdiğimiz bu çerçeve içerisinde incelenmeye devam ediliyor.

Kaynak: http://www.yetiarts.com/aaron/science/voodoo.shtml

Ciddi psikolojik rahatsızlıkları olan insanların rüya görmediği doğru mudur? Eğer öyleyse sebebi nedir? (Orçun Koçak)

Her sağlıklı insan gibi psikolojik rahatsızlıkları olan hastalar da rüya görüyorlar. Ancak yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, bu hastaların gördükleri rüyalar farklı özellikler barındırabiliyorlar. Bu özelliklere birkaç örnek derledik; şimdi gelin hep beraber bu örneklere göz atalım:

1) Sanrılar

Uyku sırasındaki zihinsel aktivite beyinde genetik olarak miras alınan ya da yaşam süresince deneyimlenen anıların saklandığı beyin bölgelerinin uyarılmışlık durumuyla ilişkili. Kişi yaşlandıkça ya da radyasyon gibi dış etkilere maruz kaldıkça sinaptik bağlantılar zayıflıyor ve bu durum uyanıklık durumunda da rüya benzeri bazı sanrıların görülmesine neden oluyor. (Kavanau, 2002)

2) Madde Kullanımı

Beyindeki ventral tegmentum bölgesi hem rüya görmede hem de madde bağımlılığında söz sahibi. Çoğu bağımlılığın tedavisi sırasında hastalar madde kullandıklarına dair rüyalar görüyor. Bir grup hasta üzerinde yapılan bir çalışma (Christo & Francy, 1996), tedavi gören hastalardan maddeye dair rüyalar görenlerinin tekrar bağımlı hale gelme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni ise, çoğu bağımlılık yapan maddenin ventral tegmentumdaki dopaminerjik aktiviteyi arttırmasıyla açıklanıyor. Bu aktivite, rüyaları da etkiliyor.

3) Şizofreni

Yapılan çalışmalar, şizofreni hastalarının rüyalarının normal gruba göre daha basit ve garip öğelerden arınmış olduğuna dair. Ancak sık sık, içeriklerinde hoş olmayan duygular barındırabiliyorlar. Şizofreni hastaları rüyalara fazla ilgi duymuyorlar. Rüyalarında genellikle gerçek üstülüklerdense normal ancak şiddet yönelimli öğelere rastlanıyor.

4) Manik Depresyon

Manik depresif hastalar mani dönemlerine girmeden önce ölüm ve yaralanma konuları içeren garip rüyalar görüyorlar. Bir başka bulguysa rüyalarının depresyon hastalarına göre daha fazla kaygı öğesi taşıyor olması (Beauchemin & Hays, 1995)

5) Depresyon

Depresyonda rüya görme sıklığı düşüyor (Kramer, 2000)Bu hastaların rüyalarında mazoşist öğelere, başarısızlık ve felaket senaryolarına rastlanabiliyor. Yine bir başka çalışma (Cartwright, 1984) depresyon hastalarının rüyalarının kendi geçmişlerine yönelik pek çok anı barındırdığını ortaya koyuyor.

6) Zekâ Geriliği

Hastalar genellikle basit rüyalar görüyorlar ve içeriklerinde sıkça ev ve ev ortamına dair olaylara rastlanıyor. Erkekler daha saldırgan içerikli rüyalar görüyorken kadınların rüyaları daha renkli oluyor. Bir yerlerden düşme öğesine sık rastlanıyor. (Kramer & Roth, 1979).

7) Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Hastalar sürekli bir seyir gösteren ve aynı tipte rüyalar görüyorlar. Bu rüyalar genellikle canlı, sanki rüyanın içinde yaşanıyormuşçasına, rahatsız edici ve kolay hatırlanabilir oluyor. Sıkça uyanmalar, motor aktivitesindeki yükselme ve terleme, hastaların rüyalarındaki huzursuzluğun göstergeleri olarak ele alınıyor (Wilmer, 1996).

Ben "düşünce duyguyu yönetir" diyorum, bu ne kadar doğrudur? Teşekkürler. (Duygu Gezgin)

Genellikle günlük hayatımızda deneyimlediğimiz olayların doğrudan doğruya o olayla ilgili duyguların oluşumuna yol açtığı yanılgısına düşüyoruz. İşe geç kaldığımızda kaygılanıp iltifat aldığımızda mutlu olmamız gibi. Oysaki bilim insanları, bu olayın bize ne ifade ettiğine dair zihnimizde oluşturduğumuz yorumların da en az olayın kendisi kadar önemli olduğunu söylüyorlar:

Olay (Bizde herhangi bir duyguya yol açması beklenen durum)
v
Zihinsel yorum (O olayın bizim için ne ifade ettiği, önemi)
v
Duygu (Olayla ilgili olarak hissettiklerimiz)

Sorunuza bu çerçeveden bakacak olursak, düşüncelerimizin duygularımızın oluşumunda önemli bir paya sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak araştırmacılar, burada bahsettiğimiz düşüncelerin farkında olduğumuz ve bilinçli bir düşünme süreci sonrasında ortaya çıkan düşüncelerden ziyade adına " otomatik düşünceler " denilen tarzda olduğunu da ekliyorlar. Otomatik düşünceler günlük hayatımızda karşılaştığımız olaylar karşısında öyle çabuk oluşturuluyorlar ki, çoğu zaman bilincinde olmamız imkânsızlaşabiliyor.
Bir diğer önemli nokta ise duyguların " birincil " ve " ikincil " olarak ikiye ayrılıyor oluşu. Birincil duyguların bir olay karşısında reflekssel olarak verdiğimiz yanıtlar olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin bir tehlike durumunda korkmamız gibi -ki bilim insanlarınca bu yanıtın güçlü evrimsel kökenlere dayandığı düşünülmekte. Korku, kaçma davranışı esnasında bizi daha hızlı ve güçlü kılacak bir takım hormonların salgılanmasına neden oluyor örneğin, hayatta kalabilmek açısından oldukça önemli. Haliyle bu denli "temel" bir mekanizmanın üst düzey zihinsel işleyişlerin kontrolüne girebileceğini söylememiz oldukça zor.

İkincil duygularsa birincileri takiben, onlar üzerinden yürütülen zihinsel işleyişlerle ortaya çıkıyor. Bunlar kimi zaman birkaç duygunun karışımından da oluşabilmekte. Daha açık bir ifadeyle, zihinsel işleyişler etkin bir biçimde bu noktada devreye girebiliyor.
Öyleyse diyebiliriz ki, duygularımızın evrimsel gelişimi takiben "reflekssel" bir içeriği bulunmakta. Ancak bu reflekssel duygusal yanıtların ardından gelen zihinsel işleyişler de söz konusu. Haliyle sorunuzun yanıtı hem evet hem de hayır oluyor. Duygularımız üzerindeki düşünsel kontrolün tamamıyla yok olduğunu söyleyemeyiz ancak sınırlı.


Uykudan mahrum kalınca...

Uykusuz geçirdiğimiz geceler arttıkça, uykusuzluğun üzerimizdeki psikolojik ve biyolojik etkileri de değişiyor:

1 gece uykusuzluk: Kişi kendisini rahat hissedemese de, bünye bir gece uykusuz kalmayı tolore edebiliyor.
2 gece uykusuzluk: Kişinin vücut ısısı ritmi düşüyor ve uykuya dalabilmek için büyük bir dürtü hissediyor.
3 gece uykusuzluk: Özellikle de sıkıcı şeylere odaklanmak oldukça güçleşiyor ve bilişsel işleyişler yavaşlıyor. Bu sayılanlar, özellikle de sabahın erken vakitlerinde şiddetli oluyor.
4 gece uykusuzluk: Yaklaşık üç saniye süren mikro-uyuma davranışı gözlemleniyor. Bu mikro-uyumalar sırasında kişi anlamsızca boşluğa bakıyor ve bilincini yitiriyor. Oldukça huzursuz ve aklı karışık oluyor.
5 gece uykusuzluk: Kişi her ne kadar bilişsel yetilerini halen kullanabiliyor olsa da yukarıda anlatılanlara ek olarak hayaller görmeye başlıyor.
6 gece uykusuzluk: Kişi kim olduğu bilgisini kaybediyor. Buna uyku mahrumiyeti psikozu adı veriliyor.
(Bentley, 2000)

Turistler hangi motivasyonla geziyor?

. Yapılan bir çalışma öyle gösteriyor ki, şehir şehir gezme fikrinin altında yatan kişilerin gittikleri yörelere ilişkin tarihsel bilgi dağarcıkları değil, hisleri, o yöreyle kurdukları empati ve anıları. Çalışmaya katılan katılımcıların ağzından dökülen kimi cümleler şöyle:
. Tarihi yerleri ve müzeleri gezerken zihnim geçmiş zamanlara dönüyor.
. Geçmişte yaşayan insanların günlük yaşamlarını hayal etmeyi seviyorum.
(Cameron & Gatewood, 2003)

Hipnotize edilmeye ne kadar eğilimlisiniz?

Hepimizin hipnotize edilmeye duyarlılık düzeyi farklı. Kimileri rahatlıkla hipnozun etkisi altına girebiliyorken kimileri hipnoza girmeyebiliyor. Peki bunu ölçebilmek adına psikologlarca geliştirilmiş bir ölçek olduğunu biliyor muydunuz?


İşte, o ölçek:
Standford Hipnoza Duyarlılık Ölçeği:

1.) Kolların düşmesi: Katılımcıya açık kollarının giderek ağırlaştığı söyleniyor ve kollar yavaşça düşmeye başlıyor.
2.) Ellerin birbirinden ayrılması: Katılımcıların kolları önlerinde açık ve elleri birbirini tutuyorken eller ayrılmaya başlıyor.
3.) Tat halüsinasyonu: Katılımcı ağzında önce tatlı daha sonraysa ekşi bir tat hissediyor.
4.) Kaskatı kasılmış kollar: Kollarından birinin giderek daha da katılaştığı katılımcı onu kımıldatamaz hale geliyor.
5.) Rüya: Hipnotize edilen katılımcıya hipnoz deneyimi hakkında bir rüya görüp daha sonra bu rüyayı anlatacağı söyleniyor.
6.) Geçmişe dönme: Katılımcıya hangi yaşı söyleniyorsa o yaştaki konuşma ve hareketlerine dönüyor. El yazısı bile değişiyor.
7.) Kolların hareketsizleşmesi: Katılımcıya kollarını kaldıramayacağı söylendiğinde bunu gerçekten de yapamıyor.
8.) Anosmia (koku hissinin kaybı): Katılımcıya gündelik kokuları alamayacağı söylendiğinde gerçekten de koku alabilme yetisini kaybediyor.
9.) Halüsine ses: Katılımcı soruları halüsine bir sesle yanıtlıyor.
10.) Negatif görsel halüsinasyon: Katılımcı yalnızca iki tane olduğu söylenen 3 adet renkli kutuyu iki tane gördüğünü söylüyor.
11.) Hipnoz sonrası amnezi: Önceden ayarlanan bir sinyal verilmediği sürece katılımcı hipnoz esnasında verilen bilgileri hatırlamıyor.
(Bentley, 2000)

Vücut ısımızı kontrol

. Doğal seçilim biz insanların çok düşük ya da çok yüksek sıcaklıklarla başa çıkmasına yardım etmiş. Yüzey alanı-hacim oranı yüksek olan kişiler deriden ısı katbetmeye daha yatkın olduğundan, tropiklerde yaşayan insanlar genelde uzun boylu ve zayıfken, kutup sakinleri daha kısa ve kilo olarak daha toplu.


Copyright 2007 Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu. Her hakkı saklıdır.