Sevgili Cahit Bey
Erdoğan Şuhubi
Prof. Dr., İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü
 
 

Bizim kuşağımızın bilimsel konulara biraz meraklı olan hemen hemen tüm öğrencileri gibi ben de Cahit Arf adını ilk kez lise döneminin başlangıcında İnönü Armağanı'nı alması nedeniyle duymuştum. İTÜ'deki öğrenciliğim sırasında ülkemizdeki en yetenekli matematikçi olduğuna, ilginç ve de alışılmadık kişiliğine ilişkin duyumlar alırdık. Ancak, çoğumuzun bunlar üzerinde düşünüp, biraz olsun kafa yorduğunu sanmıyorum. Ben, Cahit Bey'in Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi yayınları arasında çıkmış olan "Cebir Dersleri" kitabını üniversitedeki ilk yılımda almış ve şöyle bir de bakmıştım. Lakin kitabı çok soyut bulup, açıkçası kolayca anlayamadığımı görünce matematik düşünüşteki sığlığımı sorgulama yerine, kitabı bir kenara koyup, uzun yıllar kapağını açmamıştım. Kitabın özgün yapısının neden sonra farkına varabildim. Üniversiteyi 1965'de bitirip, rahmetli hocam Mustafa İnan'ın başında bulunduğu "Teknik Mekanik ve Genel Mukavemet Kürsüsü"ne asistan olduktan sonra Cahit Bey'i görmek nihayet nasip olmuştu. Mustafa Bey'in çok yakın arkadaşı olduğu için arada sırada kürsümüze uğrar, benim masam da giriş kapısını gördüğü için, Cahit Bey'in gelişini gidişini görme, sesini duyma olanağım olurdu. İnönü Armağanı'nı aldığı çalışması, benim de artık iyice merak sardığım elastisite alanında olduğu için bu çalışmayı incelemiş, çözümdeki zerafete hayran olmuş ve kendisindeki büyük matematikçilere özgü sezi gücünü fark etmiştim. Dolayısıyla, Cahit Bey bana erişilmez görünüyor ve kendisini uzaktan gözlememe karşın tek kelime söylemek cesaretini bulamıyordum. Cahit Bey'le yakınlaşmaya başlamama inşaat fakültesi matematik profesörü rahmetli Tevfik Okyay Kabakçıoğlu, dolaylı yoldan neden oldu denebilir. Yurtdışına gittiği 1958 yılında, son sınıf tatbiki mekanik opsiyonu öğrencilerinin bir yarı yıllık mühendislik matematiği dersini vermesini, arkadaşı Cahit Bey'den rica etmiş, o da bu yükü kabullenmişti. Bu dersin güzel ve oldukça kapsamlı bir içeriği olmasına karşın genelde bu içeriğin az bir kısmı epeyce yüzeysel verilir ve öğrenciler tarafından bu opsiyonun en kolay dersi olarak değerlendirildi. Cahit Bey, bu dersi vermeyi üstlenince öğrenciden çok fazla sayıda asistan da bu dersi izlemeye başladı. Dersin içerdiği konuların önemli bir kısmını çalışmalarımızı yürütebilmek için çoğumuz kendi başımıza incelemek, bilgilerimizi derinleştirmek, uygulama becerisi kazanmak zorunda kalmıştık. Dolayısıyla, çoğumuzun niyeti bir şeyler öğrenmekten çok Cahit Bey'i yakından görmek ve gözlemekti. Ancak, dersler başladıktan hemen sonra durum birden değişti. Cahit Bey'in konuları ele alışı, bu konuları anlayışı ve derinliğine özümseyişi, dinleyenleri o zamana hiç de akıllarına gelmemiş doğrultularda düşünmeye yönlendirmesi, çok farklı bir matematikçi tipiyle karşı karşıya olduğumuzu bize gösterdi. Cahit Bey'in ne kadar büyük, özgün düşünebilen bir matematikçi olduğunu esas itibariyle o dersler boyunca algıladığımı söyleyebilirim. Öğrenciler ise biraz şaşkındı. Kolay geçecek diye beklenen bir ders birden bir seminer niteliği kazanmış ve zamanlarının en büyük kısmını alır olmuştu. Bütün içerik tamamlandığı gibi genel istek üzerine tansör analizi de anlatılmıştı. Sonunda hepsi çok iyi notlarla da geçtiler. Bütün ders boyunca Cahit Bey yalnızca 25-30 sayfalık kara kaplı bir defteri kullandı, anlatımına yardımcı olmak üzere. Ders sırasındaki, resmiyetten uzak, alçak gönüllü, arkadaşça davranışı bizleri de ona yaklaşmaya cesaretlendirdi. Artık ders aralarında ve ders sonrasında yanına yaklaşıp bazı sorunları tartışmaya, çeşitli konularda görüşlerimizi, düşündüklerimizi bir küçümsenme korkusu içinde olmadan dile getirmeye, belki de daha doğru bir deyimle Cahit Bey ile arkadaşlığa başlamıştık. Aramızdaki 40 yıla yakın süren dostluk ve benim öğrenciliğim böyle başladı denebilir. Artık Cahit Bey Mustafa Bey'i ziyarete geldiğinde bizim odamıza da uğrar olmuştu. Genellikle odada oturmazdı. Taşkışla'da Hilton Oteli'ne bakan büyük pencerenin önündeki yüksek radyatöre sırtını dayar, bizlerle konuşurdu. Özellikle 1960'daki üniversite olayları sırasında, o çalkantılı ortamda kendisi ile aynı görüşte olan biz gençlerle bir arada olmaktan ve söyleşmekten mutluluk duyduğu belliydi. Bu arada ben doktoramı bitirip biraz da yayın yapmaya çabaladıktan sonra yurtdışına gittim ve 1964 Ôde geriye döndüm. Bir ay kadar sonra Cahit Bey odamda göründü. Artık TÜBİTAK kurulmuş ve Cahit Bey Bilim Kurulu Başkanı olmuştu. Araştırmaya merakımızı gördüğü, araştırıcı olarak kendisine umut verdiğimiz için İTÜ'den Mithat İdemen'i, Emin Erdoğan'ı ve beni TÜBİTAK desteği ile haftada üç gün Halkalı'daki Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'ne götürmek istiyordu. Merkez müdürü olan değerli bilim adamı ve Cahit Bey'in Göttingen ve İÜ Fen Fakültesi'nden arkadaşı Sait Akpınar orasını gerçek bir araştırma kuruluşu haline getirmek için tüm engellemelere karşı büyük çaba gösteriyordu. Cahit Bey de merkezi TÜBİTAK'a aktarıp bir bilimsel araştırma merkezi oluşturma hayalini gerçekleştirebilme umudundaydı. Ancak Cahit Bey, boş olduğu her gün Halkalı'ya gidiyor ve plasma üzerinde çalışan merkez araştırıcıları Kaya İmre ve Ercüment Özizmir ile statistik mekaniğin temel yaklaşımlarından birinin matematiksel temelini oluşturan partisyon cebri üzerinde çalışıyordu. Ben Halkalı'ya geldiğim günler Cahit Bey ve Kaya İmre ile birlikte küçücük bir odada oturuyor, Ercüment Özizmirli'nin katılımıyla da çoğu zaman odada dörtleşiyorduk. Benim üzerinde çalıştığım bir konu vardı. Ancak, odadaki yoğun tartışma ve fikir üretme ortamından etkilenmemek olanaksızdı. Tartışmalar bizi getirip götüren külüstür minibüste ve Kaya'nın dediğine göre evde telefonla da devam ediyordu. Merkezdeki ilkel, ıslak fotokopi makinesi Cahit Bey'in çok hoşuna gitmişti. Gece çalışmalarını inci gibi yazısıyla yazdığı kağıtların ertesi sabah fotokopilerini Kaya ile Ercüment'e ve de giderek ilgim artıp sıraya girdiğim için bana da dağıtıyordu. Cahit Bey'in ilgisini çeken bir konu üzerinde hemen her türlü çevre etkisinden kendisini soyutlayabilip, ne kadar yoğun düşünebildiğini ilk gözlemleyebilmem böyle oldu. Artık ben de çalıştığım konuyu bir kenara bırakıp kıyısından köşesinden bu etkinliğe bulaşmaya gayret ediyordum. Fakat, Cahit Bey yurtdışına, ben de askere gidince bu çevre ile tüm ilişkim koptu. Ancak bu çalışmaların sonucunda önemli bir yayının ortaya çıktığını biliyorum. İki yıl süren askerliğim bitip İTÜ'ye döndükten az sonra Cahit Bey yine odamda gözüktü. TÜBİTAK ileride bir araştırma enstitüsü çatısı altında birleşmek üzere çeşitli üniversiteler içinde araştırma üniteleri kuracaktı. Yine Mithat, Emin ve benim İTÜ'de kurulması planlanan "Uygulamalı Matematik Ünitesi" içinde yer almamızı istiyordu. Yaklaşımı da tam Cahit Bey'e özgüydü. Başlangıçta ünitenin başında kimse olmayacaktı. Yarışacaktık ve ileride en başarılı olan ünitenin başına geçecekti. Pratikte yaratabileceği sorunların farkında olmamıza karşın fikir aslında bize de itici gelmemişti. Ancak, Cahit Bey'in ünite meselesini görüşmemiz için bizi makine fakültesindeki odasına yolladığı TÜBİTAK Genel Sekreteri Nimet Özdaş bu öneriyi duyunca epeyce kızdı. Bütçeden sorumlu olan benim, ünite harcamaları için imza yetkisi bulunan bir sorumlu olmazsa işler yürümez, şimdi gidin ve bir başkan bulup gelin diyerek bizi kovaladı. Üçümüz de idari işlere pek bulaşmak istemediğimiz için sonunda bir tür oylama ile başkanlık bana kaldı. Ünitenin başlangıç yıllarında Cahit Bey bizimle çok yakından ilgilendi, çalışmalarımızı dikkatle izledi, programlarımızı ve gelişme stratejilerimizi tartıştı. Büyük matematikçilerin, hatta pek de büyük olmayan matematikçilerin çoğunda gözlenen uygulamayı küçük görme eğilimi, Cahit Bey'de hiç yoktu. Uygulamalı matematiğin önemine içtenlikle inanırdı, belki de uygulamalı mataematiğin ülkemizde her türlü bilimsel ve teknolojik araştırmaların düzeyinin yükselmesinde bir katalizör rolü oynayabileceğini düşünürdü. Ayrıca, fizik ve mühendisliğe büyük merak duyar, problemlerini tam olarak anlamayı isterdi. İnönü Armağanı'nı da bir pratik mühendislik probleminin çok güç çözümünü çok zarif bir matematik yaklaşımla elde ederek kazanmıştı. Uygulamalı Matematik Ünitesi'nin Gebze'de TÜBİTAK'ça kurulan Marmara Bilimsel ve Endüstriyel Araştırma Enstitüsü'ne taşınmasından ve araştırmaya dayalı özgün yayınlarındaki patlamanın gerçekleşmesinden önce TÜBİTAK'ın doğrultusundaki değişmeden duyduğu rahasızlığı dile getirebilmek amacıyla Cahit Bey TÜBİTAK Başkanlığı'ndan ayrıldı. Bu davranışı ile Kurum üzerine dikkatleri çekebileceğini ve bir tartışma ortamının yaratılabileceğini umuyordu. Maalesef beklentileri gerçekleşmedi.

İlişkilerimizi devam etmekle birlikte kendisi ile en yakın çalışma arkadışlığım ODTÜ'den emekli olup, İstanbul'a geldikten sonra başladı. Cahit Bey köşesine çekilip yalnız kendi çalışmaları ile uğraşmak yerine gençlerin arasına girmek, onlara yararlı olmak istiyordu. Önce İTÜ'deki başarısız birkaç denemeden sonra haftada üç gün gönüllü olarak Marmara Enstitüsü'ndeki ünitemize gelmeye başladı. Oda yatersizliğini görünce kendisine oda istemedi. Benim odamdaki toplantı masasının bir ucuna yerleşti. Rahat ederse verimli çalışamayacağı düşüncesiyle koltuk istemedi ve yıllar boyunca bir iskemlenin üstünde oturdu. Esas amacı gençliğinden beri üstünde düşündüğü, tutkuyla bağlandığı problemle uğraşmaktı. Ancak, gelir gelmez herkesin problemi ile ilgilenmeye başladı, eksik gördüğü taraflarımızı kendisinin verdiği ders ve seminerlerle gidermeye çalıştı. Benim odamda oturduğu için kendi tabiri ile gevezeliklerimiz sonucu ortaya çıkan, iki konu üzerinde birlikte çalışmamızı istedi. Konulardan biri tümüyle benim alanım ile ilgiliydi. Maddesel nokta, dolayısıyla sonsuz küçük hacim elemanı, kavramına dayalı klasik mekaniği ilkel elemanı kütle ölçümlü kümeler olan bir mekaniğe dönüştürelim diyordu. Öteki konu ise, daha çok kendisini ilgilendiren diferansiyel denklemlerin dış formlar aracılığıyla cebirsel olarak incelenmesiydi. İlk konu üzerinde bir süre çalıştık. Tıpkı Halkalı'daki gibi küçük kağıtlar üzerine gayet ayrıcalıklı olarak yazdığı düşüncelerini ve matematik işlemleri fotokopi ile bana iletir ve tartışmaya açardı. Ancak, benim ölçüm teorisindeki bilgisizliğim ve de soyut düşünme yeteneğimin o dönemde pek de gelişmiş olmaması fazla ilerlememizi engelledi. Aslında esas sorun benim önce Temel Bilimler Enstitüsü müdürlüğü, sonra da Gebze Araştırma Merkezi Başkanlığı gibi çok zaman alan idari işlere bulaşmamdan kaynaklanıyordu. Cahit Bey ufak tefek eleştiriler ve zaman zaman azarlamalar dışında pek ses çıkartmamakla birlikte yöneticiliğe soyunmama sanırım hiç olumlu gözle bakmadı ve üç yıl sonra yöneticilikteki başarısızlığımın tescil edilerek görevime son verilmesini, hi dile getirmese de, herhalde fazlası ile hak etmiş olduğumu düşündü. Cahit Bey'in önerdiği ilk konuya son yıllara kadar dönmedim. Ancak, fraktal yapıların ortaya çıkması ve doğada çoğunlukla gözlenmesi ve de fraktal yapılar üzerinde geçerli bir mekaniğin kaçınılmaz şekilde kümeleri ilkel eleman olarak göz önüne alma zorunluluğu Cahit Bey'de ne güçlü bir sezginin bulunduğunu bana bir kez daha öğretti. Ne kadar önemli bir fırsatı kaçırmak becerisini gösterdiğim de böyle kanıtlanmış oldu. Cahit Bey'in önerdiği ikinci konu o zamanlar ilgimi daha çok çekmişti. Galiba buradaki teknikleri kullanmayı daha iyi beceriyordum. Bu alanda yaptığım birkaç yayını Cahit Bey'e götürdüğümde gerçekten mutlu olmuştu. Ben Marmara'dan ayrıldıktan sonra beraber çalışmamız söz konusu olamadı. Başlarda eşimle sık sık evine ziyarete gider, konuşur, tartışır, çoğunlukla da dertleşirdik. Sonraları rahatsız etme korkusu ziyaretlerimizi çok seyreltti. En son birkaç ay önce Sayın Erdal İnönü ile evine ziyarete gitmiştik. Hala çalışmaya çalışıyor, ancak zihnini daha çok çektiği fiziksel sıkıntılar ve acılar meşgul ediyordu.

Burada Cahit Bey'in kendisinden 24 yaş küçük birisi ile ilişkileri aracığılıyla bir portresinin, daha doğru bir deyimle portresinin bir kesitinin çizilmesine çalışıldı. Bu tür ilişkileri olan daha pek çok kişinin var olduğunu biliyorum. Ama, sanıyorum ki ortaya çıkacak kesitler birbirinden çok az fark edecektir.

Cahit Bey müthiş yeteneği ve inanılmaz anlama tutkusu, düşünce konsatrasyonu nedeniyle çağımızın en önde gelen birkaç matematikçisinden birisi olabilecekken, ülkemizin bir gerçek bilim adamını, yıpratıcı atmosferi içinde yaşamayı ve böyle yaşamanın sonuçlarına katlanmayı yeğledi. Herhalde ülkesini ne kadar çok sevdiğinin bundan büyük kanıtı olamaz. Amacı, özellikle gençlere bilim adamlığının bir yaşam biçimi olduğunu, araştırmayı rütbe kazanmak için değil merakı ve anlama tutkusunu tatmin etmek için yapmayı, düşünen bir insanın sorumluluğunu ve bu sorumluluğun gerektirdiği eylemlerin sonucuna katlanmayı öğretmekti. Kendi yaşamı ile örnek oldu ve sonuna kadar başı dik yaşadı. Bilimi önemsemeyen, yararını algılayamayan, bilimsel yöntemin dayandığı eleştirisel akılcı yaklaşımı hala benimseyememiş olan toplumumuza sorunlarının ancak düşünerek, akılcı yöntemlerle çözümlenebileceğini göstermek istedi. Korkarım ki, kendi kaybettiklerine oranla çok azını toplumumuza, iyimserce şimdilik diyelim, kazandırılabildi.

Cahit Bey hep akılcı olmayı savundu, kanımca insanın insanca bir niteliği olan duygusallığı zaaf olarak gördü. Ancak, aslında kendisi de çok duygusaldı. Sevgili arkadaşı Mustafa İnan'ın genç denebilecek bir yaşta ölümünden sonra odasına gelip tek başına kalmayı isteyerek uzun bir süre geçirdikten sonra gözünde yaşlarla odadan çıkan, yurtdışına yerleşmiş olan kızı Fatoş'a duyduğu özlem dayanılmaz boyutlara ulaştığında Fatoş'a çok benzediğine karar veren eşimi görmeye gelen bir Cahit Bey'e tanık olmanın benim için bir ayrıcalık olduğunu hep düşünmüşümdür. Mithat'ın dediği gibi Cahit Bey bir başkaydı.