| y Hayatlarını bilimin gelişmesine vakfeden insanların toplumda, toplum vicdanında olmaları gereken yerlere erişmeleri kolay olmaz. Bu yol çok zahmetlidir; yaratıcılık, üstün zeka, sebat, yeni bir şey bulma ihtirası ve özveri ister. Buna karşılık vefakarlık da gelirse, geç gelir... Hatta bazı hallerde tarihe mal olur sonradan gelen nesillece sağlanır. Beyin gücü bugün her zamandan fazla ülkelerin temel zenginliğini oluşturmaktadır. Bu bakımdan bilime duyarlı toplumlarda bilim adamına, bilimsel sistemin gelişmesine ilişkin çaba gösterenlere ilgi ve saygı ön planda gelir. Aksi davranışın ise kültürel gerileme sürecinin bir işareti olduğunu tarih açıkça göstermiştir. Ülkemiz son iki ay içinde iki eşsiz bilim adamını bizim üniversite yıllarımızın, iki yıldızını kaybetti: Ord. Prof. Dr. Ratip Berker 17 Ekim 1997 ve Ord. Prof. Dr. Cahit Arf 26 Aralık 1997 tarihlerinde hayata gözlerini yumdular. Bu seçkin bilim adamlarımıza ve daha evvel vefat etmiş olanlara sağlıklarında toplumda gereken özen ve ilgi gösterildi mi? Pek sanmıyorum. Prof. Cahit Arf'ın vefatından sonra akademik kuruluşların ve medyanın belki de ilk defa belirli bir duyarlılık göstermeleri, gelecek için bir ümittir. Bilindiği gibi, tarih boyunca ve bilhassa Rönesans'tan itibaren bilimsel alandaki çalışmalar iki temel prensibe oturtulmuştur. Bunlardan birincisi, bilim adamları arasında bilgi alışverişi için karşılıklı ziyaret, temas ve yazışmaların yapılması; ikincisi ise çalışmalardan elde edilen bilgi ve buluşların yayınlanmasıdır. Böylece bu prensiplerin yaygın olarak uygulanması ile, zaman akışı içinde bir bilim topluluğu, bilim dünyası dediğimiz bir çevre ortaya çıkmıştır. Bu bilim dünyasında matematik, fizik, kimya ve diğer bilim dallarında aynı dilin, matematik dilinin kullanılması ve yapılan tecrübelerin eşdeğer olması, bilimsel çalışmaları diğer çalışmalardan ayırmış ve ona bir evrensellik özelliği vermiştir. Einstein'a göre "Bu bilim dil ve kavramlarının uluslarüstü niteliğe ve karaktere erişmesi çağlar boyunca bütün ulusların en mükemmel beyinleri tarafından şekillendirilmiş olmasındandır". Bu bakımdan bilim insanlığın ortak "patrimoine"ıdır. İnsanlığın bu ortak mirasına ülkemizden katkıda bulunmuş olan mükemmel beyinlerinden biri de hiç şühpesiz Ord. Prof. Dr. Cahit Arf'tır. Ord. Prof. Dr. Cahit Arf. Bu onun uzun ismidir. Bizler onu Cahit Hoca olarak biliriz. Üniversiteye yeni girdiğimiz 1940'lı yıllarda Cahit Hoca bilim çetemizin parlak bir ismi olarak bilinirdi. Onu yolda bile görünce "bak Cahit Hoca gidiyor" diye birbirimize hayranlıkla gösterirdik. Ben, Cahit Hoca ile ilk defa İstanbul'da 1952'de toplanmış olan Uluslararası Tatbiki Mekanik Kongresi'nde görüşme ve yakın ilişki kurma fırsatını buldum. Kongre başkanı bizim İTÜ'de gene meşhur bir hocamız olan Prof. Kerim Erim (imtihanlarda Allah Kerim derdik) o sırada bir kalp krizi geçirdiği için açılış konuşmasını ve kongrenin tüm işlerini Cahit Hoca yaptı. Bu kongre II. Dünya Savaşı sonrasının İstanbul'daki en önemli toplantısı idi. Dünyanın en tanınmış bilim adamları, ülkemize gelmişti. O sırada benim gibi yeni doçent olanlar için bu bir bilimsel şölendi. Cahit Hoca'nın, bir bakıma tarihi diyebileceğimiz bu kongredeki çabalarını, yarattığı samimi atmosferi, sergilediği tevazuu ve herkesle teker teker ilgilenip ülkemizi temsil kabiliyetini görüp de hayran olmamak mümkün değildi. Daha sonraki yıllarda Cahit Hoca ile, sık sık geldiği İTÜ'de görüşme ve sohbet etme imkanını buldum ve herkes gibi kendisine hayranlığım sürekli arttı. 1960 yılından sonra da bir çok doçentlik ve profesörlük jürisinde beraber çalıştık. İTÜ Makina Fakültesi'ndeki Yüksek Matematik Kürsüsü ile ilgili olarak jüriler tesbit edilirken profesörler kurulu genellikle İstanbul Üniversitesi'nden Cahit Hoca ile Prof. Dr. Nazım Terzioğlu'nu, Makina Fakültesi'nden de beni seçip görevlendirirdi. Cahit Hoca'nın gerek insanları ve gerekse tezleri değerlendirirken kullandığı ciddi kriterler, bu süreçte gösterdiği titizlik ve şeffaflık örnek teşkil ederdi. Sonuçta da kararını kesin olarak ortaya koyardı. 1963 yılında TÜBİTAK kurulmuş ve ülkemiz geç de olsa bir araştırma kurumuna kavuşmuştu. Bu kurumun doğuşunun araştırma çalışmalarına sağlayacağı güçlü destek ve ülkemizde bilimsel gelişmemize yapacağı etki düşünüldüğünde bilim tarihimiz açısından bir dönüm noktası teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Cahit Hoca'nın da, TÜBİTAK kurulurken önemli rol aldığını duymuştum. 1964 Mart'ında bir gün Cahit Hoca üniversitedeki odama geldi ve bilinen heyecanlı konuşması ile, bilimsel çalışmalara hız verecek olan yeni kurum hakkında bilgi verdi ve ayrıca beni, bu yeni kurumun genel sekreterliği için düşündüklerini açıkladı. Bu görüşme bir sondaj mahiyetinde idi. Şüphesiz ki başkaları ile de temas edecekti. Ben Cahit Hoca'yı sadece dinledim. Bu ilk görüşmeden sonra Cahit Hoca ile bir ikinci görüşmemiz olduğunu hatırlıyorum. Kendisi bana kurumun ilk çalışma yıllarının ilerdeki başarılar için çok önemli olduğunu ve icra organının başı olarak geniş yetki ile çalışacağını söyledi. Ben de konuyu düşüneceğimi bazı şartlarımın da olacağını belirttim, bu iş burada böylece kaldı sandım. Ancak aradan bir buçuk ay kadar geçti, geçmedi 1964 Mayıs'ı başlarında beklemediğim bir sırada kurumun bilim kurulu üyeleri tarafından genel sekreter olarak seçildiğim ve bu göreve kararname ile atandığım bana bildirildi. Bu durumda, böylesine şerefli ve önemli bir görevi kabul etmemek mümkün değildi. Mayıs ayı içinde İTÜ Senatosu beni Kurum'un Genel Sekreterliği'ni yapmak üzere iki yıllığına görevlendirdi; ben de mayıs ayı sonunda bu yeni görevime başlamak üzere Ankara'ya gittim. TÜBİTAK'ta 1964 yılının Haziran ayından 1966 Ağustos'una kadar Genel Sekreter; 1967 yılında Mühendislik Araştırma Grubu üyesi; 1968-1972 yıllarında Bilim Kurulu üyesi olarak çalıştığım süreler arasında Bilim Kurulunun başkanı olan Cahit Hoca ile çok sıkı bir işbirliği içinde çalıştım. Cahit Hoca bana güvendi ve beni çok destekledi diyebilirim. Bugünkü adı ile TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi adını almış olan Gebze'deki enstitü kompleksi kurulurken çok geniş yetkilerle ve tabiatı ile büyük sorumluluklarla enstitünün kurucu komite başkanlığı ve müdürlüğüne getirilmem de başta Cahit hoca olmak üzere Bilim Kurulu'ndaki arkadaşlarım tarafından sağlandı. Gebze'deki 8000 dönümlük ideal bir arazide kurulacak olan enstitü ile ilgili olarak çalışmaların tamamlanması ile 14 Ağustos 1970'te temel atma töreninin yapılabilmesi Cahit Hoca'yı ve TÜBİTAK mensuplarını çok heyecanlandırmış ve mutlu kılmıştı. O kadar ki, tören esnasında rahmetli Nejat Eczacıbaşı (o sırada Bilim Kurulu'nda özel endüstiriyi temsil ediyordu) arazinin büyüklüğünü ve enstitü kompleksinin maketini görünce dayanamamış "yahu Nimet, bu 4 km x 2 km araziyi nasıl sağladınız? Dikkat et seni ayağından asarlar"; Cahit Hoca da, "bana bak Nimet çok iyi, benim istediğim gibi bir enstitü kurarsan senin heykelini dikeriz" diye takılmışlardı. Beraber çalıştığımız uzun yıllarda Cahit Hoca benim için birçok bakımdan bir ekoldu. Keskin zekası ile değişik çözümler üretebilmesi, geniş hayal gücü ile olaylara değişik açılardan bakabilmesi değerlendirmelerinde objektif esaslardan ayrılmaması düşüncelerini, lafını esirgemeden dobra dobra olarak, karşısında kim olursa olsun, söyleyebilmesi ona bütün bunların yanında bir de sıcak insancıl tarafının olması, herkes gibi beni de çok etkilemiş kendisine hayran bırakmıştır. Diğer taraftan Cahit Hoca'nın açık sözlülüğünden kaynaklanan bazı beyanları kurum dışında sorunlar yaratmaktan da geri kalmamıştır. Bu sorunları çözmek de bizlere düşerdi. Cahit Hoca'nın bilime yaptığı katkıların derin tahlillerini şüphesizki matematikçi meslektaşları akılcı bir şekilde yaparak bilim tarihimizdeki önemli yerini ortaya koyacaklardır. Cahit Hoca'nın yapmış olduğu bilimsel çalışmalar sonucunda matematik litaratüründe Hasse-Arf teoremi ve Arf adı ile anılan kavramların yer aldığı bilinir. İstanbul, İstanbul Teknik, Boğaziçi ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri'nde ders vermiş olan Cahit Hoca matematik biliminin ülkemizde gelişmesinde tek kuvvetli etken olmuştur. Türkiye'de matematik alanında kaç doktora yapılmışsa bu çalışmaların çoğunun Cahit Hoca'nın gözü önünden geçmiş olduğunu iddia edebilirim. Cahit Hoca 1948'de İnönü Armağanı, 1974'te TÜBİTAK Bilim Ödülü, 1980'de İTÜ ve KTÜ Onur Doktoralarını almıştır. Bilim Ödülü, 1981'de ODTÜ tarafından verilen Onur Doktorası'nda da hocamızı takdim etmek şerefi bana verilmişti. Emekliliğin, bir kitabın kapanması değil, yeni bir bölümün açılması olduğunu ispatlayanların başında gene hocamız gelir. Bu dönemlerde ODTÜ'de yeşerttiği Matematik Bölümü güçlü bir topluluk haline gelmiş, böylece Cahit Hoca'nın etrafındaki hale de büyüyerek güçlenmiştir. Bütün özlemi, Türkiye'de hızla bir bilim atmosferinin yaratılması ve dünyada bu alandaki iddiamızın ortaya konması olan Cahit Hoca'nın yüceliğini gene çok kıymetli bir bilim adamımız ve bilim kurulu Dr. Mustafa İnan'ın onun için söylediği sözlerle belirtmek istiyorum: 1964 sonbaharında Cahit Hoca araştırmalar yapmak üzere bir yıllığına Princeton'a Ratip Berker de Fransa'ya gitmişti. Bilim Kurulu toplantılarını da Bilim Kurulu Başkan Vekili Erdal İnönü başarı ile yürütüyordu. Kuruldaki bazı üyeler Bilim Kurulu başkanının uzun süre için kurumdan ayrılmış olmasından ötürü yeni bir başkanın seçilmesi için zaruret bulunduğunu belirttiler ve seçim istediler. Bir bakıma tarihi denilebilecek bu toplantıda Prof. İnan herkese şu dersi verdi. Böyle ilk defa kurulmuş bir Bilim Kurulu'nda başkan, bir bayrak, bir titr, bir semboldür. Cahit Bey ve Ratip Bey enternasyonel değerde şahıslardır, bizim kurulumuza şeref getirirler dedi ve başkanın ülkede bulunmamasının kanuni bir mahzur teşkil etmediğini belirtti. Prof. İnan ayrıca cüretli bir çıkış yaparak bakın beyler dedi, "hepiniz profesörsünüz, birer de doktoranız var, unutmayalım Cahit Bey başka adamdır." Bu sözler üzerine kritik konu toplanmış oldu. Evet Cahit Hoca başka adamdı, büyük bir bilim adamı. |