Bilimde gelenek, başka şeylerin yanı sıra, geometride koordinatların sağladığı kolaylığa benzer bir işlev de üstlenir. Araştırıcıya bilimde nerede olduğunu, hangi eksenlere göre yol aldığını hissettirir. Çalışma ortamınızın eksenleri evrensel eksenlerle çakışıyorsa, gerçek kaliteyle kolayca tanışır, doğru yönde yol alırsınız. Böyle eksenlere sahip değilseniz, iş tamamıyla size kalmış demektir. Bir makalesini Türk Matematik Cemiyeti'ne sunduğu 26 Aralık 1948'den tam kırk dokuz yıl sonra, 26 Aralık 1997 günü yitirdiğimiz Cahit Arf bizim kuşağa böyle bir eksen sağlamış olan bir matematikçiydi. David Hilbert'i tanımış Elie Cartan'dan ders almış, Andre Weil ile arkadaşlık etmiş ve dünyanın en seçkin araştırma ortamlarında gerçek matematiği yaşamıştı. Bizler yeni yetme üniversite öğrencisi iken Cahit Bey olgunluk çağında; altısı Almanca, on ikisi Fransızca, dördü İngilizce ve biri de İtalyanca yazılmış olan yirmi üç makale üretmiş durumdaydı. İşini o yetkin ortamlarından birinde rahatlıkla sürdürebilecek iken, Erdal İnönü'nün çağrısına uymuş, yeniden Türkiye'ye, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne dönmüştü. Cahit Bey'le ilk kez o üniversitede, sanırım 1969 yılında, konuştum. Ona bakınca geniş bir alın, gür saçlar (1995 yılında bile tarağı cebindeydi), okkalı bir burun ve klasik bir gözlük görürdünüz. Ve hiç yadırgatmayan bir pipo, güçlü olduğu izlenimini veren, nasırsız ama çalışmış bir çift el. Ve genellikle pipodan, tebeşirden falan kirlenmiş parmaklar. Gözlüklerin altından, tasvip etmeyen bir ilk bakış alırdınız. Bundan sonrası size kalmıştı; hem çok kolay, hem de çok zor olabilirdi. Tabii siz leb demeden söyleyeceğinizi anlamasının sağladığı bir kolaylık her zaman vardı; ama lakırdınızı gözü tutmamışsa, cevabınızı alır, otururdunuz. Yok sizi gözü tutmuş, potansiyelinizden ümitlenmiş ise, o zaman karizmanın etkisini hissetmeye başlardınız. Onunla etkileşmeniz her iki halde de sizde bir şeyler bırakırdı. Bu yüzden de Cahit Bey'le konuşmuş olan herkesin anlatacağı bir şeyler mutlaka vardır. Benim onunla ilk konuşmam ODTÜ Matematik Amfisi'nde yapılmış bir forum sonrasındaydı. Biz, ODTÜ öğrencileri o günlerde fıkır fıkır kaynıyoruz. Ülkemizi çok seviyor, kendimize çok güveniyor, ama "ondan soyutlanamaz", "bundan soyutlanamaz" bir haldeyiz. Yürüyüşler, boykotlar başlamış, iş henüz çığırından çıkmamış durumda. Bu kez ve ilk defa hocalara öğrencileri bir foruma çağırmış! Politik olmayan bir forum. Kürsüde Cahit Arf, Erdal İnönü, Süha Gürsey ve Feza Gürsey; amfi Fen-Edebiyat öğrencileriyle dolu. Hocalarımız masalarından kalkıp gelmişler", derdimiz ne?, anlamak istiyorlar. Bir yandan da fiziğin, matematiğin günün yirmi dört saatini doldurabilen, ciddi işler olduğunu hissettirmeye çalışıyorlar. Bizler ise, çoğunlukla bambaşka tellerdeyiz. Birimiz kalkıyor, fizik lisans diploması alıp bir ütüyü tamir edememekten yakınıyor, vs. Ben de o günlerde ODTÜ Kütüphanesini bir garip değerlendiriyor, fizik çalışacağıma, OECD'nin bilim politikası raporlarını okuyorum. Bugün o raporlardan aklımda hiçbir şey kalmadığını itiraf etmeliyim. Ama, bir yararı da olmadı değil; okumanın verdiği cesaretle forumdan sonra TÜBİTAK Bilim Kurulu Başkanı Cahit Arf'a yaklaştım. "Hocam acaba TÜBİTAK'ın bilim politikası konusunda çalışmaları, kitapları var mı?" diye sordum. Keyifsiz bir vaziyette piposunu yakmakta olan Cahit Bey'den o tasvip etmeyen ilk bakışı bir güzel aldım. Ardından da kısa yanıtı: "Türkiye'de bilim yok ki bilim politikası olsun." Bilim tabii o günlerde de vardı Türkiye'de ve temel bilimlerin önemli bir parçası biraz önce forumda, bizimleydi. Cahit Bey'in bu ilk dersi bana hep kendi işine bakmanın önemini anımsatır. Cahit Bey'i sonra yakından tanımam Yavuz Nutku sayesinde oldu. Yavuz 1973'de Amerika'dan dönmüş, Subrahmanyan Chandrasekhar'dan, John A. Wheeler'dan uzanan bir ekseni de bizlere o taşımıştı. Cahit Bey, Yavuz'u öğrenciliğinden tanıyor ve rölativeteden anlıyordu. Sanıyorum Toronto'da çalışırken, ünlü rölativiteci J. L. Synge ile aynı ofisi paylaşmış. Teorik fiziğe olan ilgisi ise çok eskilere gidiyor. Göttingen'de iken teorik fizik seminerlerine katılmış, hatta elektrodinamikçi Abraham, Cahit Bey'i teorik fiziğe geçmesi için epey teşvik etmiş. Türkiye'de ilk kuantum mekaniği dersi veren de bildiğim kadarıyla, Cahit Arf'tır. Cahit Bey'in Yavuz'la tartışmalarını dinlemek eğitici oluyordu. Rölativiteyi anladıkça görüyordum ki Cahit Bey'in de rölativite hissi iyi. Mesela, bir öğle yemeğinde: "Siz fizikçiler Einstein denklemlerini bir lokal koordinat sisteminde çözüyorsunuz. Haritaları yapıştırmak, çözümün global yapısını anlamak lazım." diye tutturmuştu. Yavuz da: "Biz de artık öyle yapıyoruz" diye anlatmaya koyulmuştu. Sonra Hawking-Ellis kitabını biraz çalışınca fark ettim ki Cahit Bey bize "maksimal analitik açma"nın önemini vurguluyor! Bu o devirde rölativitede yeni kullanılmaya başlanan, ancak en yeni ders kitaplarında bulunabilen bir teknikti. Benzer bir tecrübeyi dış diferansiyel formlarla yaşadık. Dış formları öğrendiğimizi fark eden Cahit Bey bir dizi seminer başlatmıştı. İlk seminerlerin birinde cebinden kırmızı kaplı, kareli, küçük bir bloknot çıkardı. El kadar bu bloknot Elie Cartan'ın dersinden kalmaymış! Bloknotun bir sayfasında, inci gibi bir yazıyla kaydedilmiş Cartan yapı denklemleri duruyor ve hayatta Cartan'la olan arakesitimizin boş olmadığına tanıklık ediyordu. Daha sonra, sanıyorum 1976'da, Cahit Bey bize kısmi diferansiyel denklemlerin dış formlarla çözülmesini anlatmaya başladı. İki boyutlu dalga denklemini örnek alıyor ve hep "ideallerin kapanması" gerektiğini vurguluyordu. O günlerde Physical Review Letters'da çıkan bir makalenin Metin Gürses'le beni epey şaşırttığını hatırlıyorum. Fiziğin bu en prestijli dergisinde çıkan makalede kullanılan teknikler Cahit Bey'in bize anlattığı şeylerdi! Fiziğe Cahit Bey, doğal olarak, bir matematikçi gözüyle bakardı. "Matematiksel Fizik" ona tanış gelir, fakat A. Sommerfeld'den kaynaklanan "Fiziksel Matematik" deyimini yadırgardı. 1983'den sonra bir dönem, fizikteki bazı gelişmeleri: "Galaktika!" şeklinde değerlendirildiğini anımsıyorum. Ama, ileride bir gün fizikte, örneğin sicim teorisinde, "Arf İnvaryantları" ile karşılaşırsak şaşırmayacağım. Cahit Bey'de haklı bir, gücüne güven duygusu, özgür bir mizaç ve derin bir anlama tutkusu görürdünüz. Cumhuriyet'in ilk kuşağının onurunu da hissederdiniz. Bu onurun köklerinin ta Selaniğe uzandığını; ailesinin Zübeyde Hanım'ı, Atatürk'ü tanıdığını; Kurtuluş Savaşı esnasında babasının görevi nedeniyle Anadolu'yu epey dolaştığını ve değerli eşi Halide Hanım'ın bir şehit kızı olduğunu anlardınız. Cahit Bey 1993-1995 arası, sağlığı el verdiği ölçüde, haftada bir gün Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü'nde bizlerle birlikte oldu. Bir kez de diploma törenine katılıp matematik öğrencilerine diplomalarını verdi. O yılın bölüm birincisi diplomasıyla birlikte o değerli tavsiyesini de aldı: "Matematiği belleme, kendin yap, anla!". Bizi ziyaret edebildiği günler bir elinde baston, diğer elinde çanta ile üniversitenin taşıtından iner, merdivendeleri tırmanır, masasına oturur, kağıdını kalemini çıkarır, piposunu yakar ve çalışmaya koyulurdu. O günlerdeki derdi biyolojiyi matematiksel bir temele oturtmaktı. Böyle bir programın zorluğu umurunda bile değildi. Akşama kadar çalışır ve evine dönerken: "Bakalım, haftaya kadar belki problemi çözerim." diye veda ederdi. Sanıyorum son görüşmemiz de böyle olmuştur. |