Cahit Hoca
Uğur Ersoy
Prof. Dr., ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü
 
 

Cahit Hoca'nın adını öğrencilik yıllarımda duymuştum. "Atatürk döneminde yetişen en büyük bilim adamlarımızdan biri" diyorlardı onun için. Yıllar sonra rahmetli Prof. Mustafa İnan'dan dinledim Cahit Arf'ı. Altmışlı yıllarda, bir süre ABD'de kaldıktan sonra yurda döndüğümde, Prof. Arf'ın ODTÜ'de görev aldığını öğrendim. O günlerde ODTÜ kadrosuna katılan her değerli bilim adamı bizleri sevince boğardı. Cahit Arf'ın ODTÜ'lü olmasına bir başka türlü sevinmiştim doğrusu. Kim bilir belkide Mustafa İnan'ın anlattıklarının büyük rolü olmuştu bunda.

O yıllarda ODTÜ Fen ve Edebiyat Fakültesi'nde çok sayıda ünlü bilim adamı vardı: Feza Gürsey, Erdal İnönü, Cahit Arf, Cavit Erginsoy, Bahattin Baysal ve diğerleri. Biz onlara "yıldızlar karması" diyorduk. Fen ve Edebiyat Fakültesi'nin sahaya çıkardığı şöhretlerin tümü profesördü. "Bunda şaşacak ne var," demeyin, o günlerde diğer üç fakültede toplam iki profesör vardı.

Aynı yıllarda mühendislik fakültesindeki görüntü oldukça değişikti. Bu fakülte sahaya adı duyulmamış, çok genç oyunculardan oluşan bir kadro ile çıkıyordu. Karşı takım bu genç ve deneyimsiz kadroyu ciddiye almıyor, her fırsatta onları küçümsediğini belli ediyordu. Ama, gelin görün ki bu genç kadro bitmez tükenmez bir enerji ile sahanın her yerinde mücadele ediyor ve tüm maçlarını sessiz sedasız kazanıyordu. O yıllarda ilk kez karşılaştığım Cahit Hoca bana şöyle demişti:

"Sizi izliyorum, iyi yoldasınız, Umarım siz bilimsellikten uzaklaşmazsınız, bizimkiler de uygulamayı unutmazlar."

Cahit Arf'ı çok takdir ediyor olmama rağmen uzun süre ondan uzak durmayı tercih ettim. Bunun sanırım iki nedeni vardı. Birincisi, ODTÜ'nün kuruluş yıllarında rektör yardımcısı olarak görev yaparken ünlü bir matematikçi olan, Fen ve Edebiyat Fakültesi dekanı ile yaşamış olduğum sorunlardı. Büyük bir bilim adamı ve iyi bir insan olan bu şahıs, adeta bu dünyada yaşamıyordu. Toplantılardaki eksantrik çıkışları ve önerileri ile hepimize saç baş yolduruyordu. Cahit Hoca'nın da ünlü bir matematikçi olması bana bir çağrışım yapıyordu. İkinci neden, bir seminerde gözlediklerim ve bazı çevrelerin onun hakkında söyledikleriydi. Katıldığım bu seminerde Cahit Hoca, sunuşu yapan mühendisi epeyce hırpalamış, biraz da alay etmişti. Hatta hiç unutmuyorum, sunuşu yapana şöyle demişti:

"Bir saattir seni dinliyorum, bu çalışmayı neden yaptığını anlayamadım. Ne gerek vardı böyle bir çalışmaya? Bu çalışmayı yapmasaydın ne kaybederdi bilim dünyası? Yazık olmuş harcadığın bunca zamana!"

Daha sonraki yıllarda Cahit Hoca'yı tanıdıkça, bu seminerde sergilediği tavrı daha fazla yadırgadım. Bunun nedenini Hoca'ya sormadım, ama sanırım anladım. Galiba sunucunun kendini beğenmiş tavrı, Hoca'nın tepkisine neden olmuştu.

1971'de 12 Mart Muhtırası'ndan hemen sonra, ikinci kez rektör yardımcısı olmuştum. Kritik günler yaşanıyordu. Ülkenin yönetimine egemen olanlar, Türkiye'nin 12 Mart'a sürüklenmesinde ODTÜ'nün başrolü oynadığına inanıyorlardı. O günlerde Profesör Arf, Fen ve Edebiyat Fakültesi dekanlığını bir süre için vekaleten yürütmüştü. Matematikçilerin iyi yönetici olamayacağı önyargısına sahip olan ve Prof. Arf'ın her aklına geleni pat diye söyleyen, eksantrik bir bilim adamı olduğuna inanan ben, bu vekalet dönemini diken üzerinde geçirmiştim. Bir sorun çıkacak diye bekledim durdum. Sorun çıkmadı! Sorun çıkmaması bir yana, 12 Mart'tan sonra ODTÜ rektörü olan emekli general Şefik Erensü, Cahit Hoca'nın yönetciliğinden o denli memnun kalmıştı ki günlerce onu asaleten dekan olması için ikna etmeye çalıştı. Ama bu konuda Sayın Arf'ı ikna etmek mümkün olmadı.

1976 yılında ODTÜ'de başlayan bir kriz, Cahit Hoca'yı yakından tanımama neden oldu. O günün başbakanının kesin söz vermesine karşın, Hasan Tan ODTÜ'ye rektör atanmıştı! Öğretim üyesi ile, görevlileri, hizmetlileri ve öğrencisi ile tüm ODTÜ ayağa kalkmıştı! O yılların ODTÜ'süne böyle bir lokmayı yutturmak olanaksızdı. ODTÜ Yasası'na göre en yetkili akademik organ olan Üniversite Konseyi, hemen toplandı ve Hasan Tan'ın rektör atanmasının doğuracağı sakıncaları dile getiren bir bildiri yayımladı. Konsey, aynı toplantıda dört kişiden oluşan bir "İcra Komitesi" oluşturarak tüm yetkilerini bu komiteye devretti. Komite'de ben ve Cahit Hoca'nın dışında, Prof. Rona Aybay ve Prof. Mustafa Doruk görev almışlardı. Tüm dekanlar ve bölüm başkanları istifa etmişti. Hasan Tan, tüm çabalarına rağmen birkaç istisna dışında dekan ve bölüm başkanı atayamıyordu. Kimse görev kabul etmiyordu. ODTÜ, bu dönemde gerçekten çok onurlu bir mücadele vermiştir. Dokuz ay süren bu mücadelede, bir tarafta rektör vardı, diğer tarafta öğretim üyelerinin temsilciliğini yapan İcra Komitesi. Hasan Tan'ın ODTÜ'ye rektör olarak atanmasını basit bir uygulama yanlışı olarak görmek büyük hata olur. Bu atama, siyasi nitelikteydi ve hedefi ODTÜ'deki özgür düşünce ve tartışma ortamını yok etmekti. Ülkeye ışık getiren pencerenin kapatılmasıydı. Siyasiler, bu emellerine atadıkları mütevellilerle ulaşmaya çalıştılar. Hala, buna benzer bir sistem getirerek, üniversiteleri siyasilerin atayacağı mütevelli heyetlere teslim etmeyi tasarlayanlara, ODTÜ tarihini incelemelerini öneririm.

Başlangıçta Arf Hoca'nın sadece bir simge olacağını, işlerin fiilen İcra Komitesi'nin diğer üyeleri tarafından yürütüleceğini sanıyordum. Böylesinin daha iyi olduğunu düşünüyor, geri planda kalmazsa Cahit Hoca'nın fevri davranıp pot kıracağına inanıyordum. Zaman ilerledikçe Cahit Hoca'yı hiç tanımadığımı ve yanıldığımı anladım. Cahit Hoca bu dokuz ay boyunca kusursuz bir yöneticilik örneği verdi. Perde arkasında kalacağını sandığım Hoca, sahnenin en önünde yer aldı. Anarşinin kol gezdiği o dönemde aldığımız tehdit telefonları vız geldi ona. Dokuz ay süren bu dönemde bir kez bile korktuğunu anımsamıyorum Hoca'nın.

Güya deneyimli bir yönetici olarak ben frenleyecektim Cahit Hoca'yı. Tam tersi oldu. Zaman zaman Hoca beni frenlemek zorunda kaldı! Bir gece, bize çok ters gelen siyasi düşüncelere sahip ve onaylamadığımız eylemlere katılmış bir grup öğrenci eve telefon etti. Önemli bir konu ile ilgili benimle görüşmek istiyorlardı. Görüşme isteklerini kabul ettim, gece 23:00 dolaylarında buluştuk. Buluştuktan hemen sonra ne denli büyük bir hata yapmış olduğumu anladım. Bir kazaya uğramadan, tutuklanmadan eve döndüğümde şükrediyordum.

Bana kapıyı açan eşim son derece sinirli ve üzgündü. Ben çıktıktan bir süre sonra Cahit Hoca telefon etmiş. Eşim durumu anlatınca küplere binmiş Hoca. Doğal olarak çok da endişelenip korkmuş. Vaktin çok geç olmasına rağmen Hoca'yı aradım. Sesimi duyunca çok sevindi ve ferahladı. Endişesi geçince beni bir güzel azarladı. Evet, güya ben Cahit Hoca'yı frenleyecektim!

Bu kriz döneminde adeta baba oğul gibi olmuştuk Cahit Hoca ile. Nedenini bilmiyorum, ama ona çok yakın hissediyordum kendimi. Cahit Hoca da öyle hissediyordu ki en küçük bir sorun olduğunda beni arıyor, sorunları benimle tartışıyor, benimle dertleşiyordu. Benim adımı "Kara Şövalye" koymuştu. Her gün en az birkaç kez bir araya geliyorduk, bazen komite üyeleri ile birlikte, bazen yalnız.

Hoca, bu kriz dönemi süresine son derece soğukkanlı davrandı. Karşı tarafın her hamlesini bir satranç oyuncusu gibi acele etmeden, dikkatle değerlendirdi. Seçenekler oluşturup tartıştı. Onun fevri davrandığına hiç tanık olmadım. Bizim hareketin siyasi bir görünüm kazanmaması için elinden geleni yaptı. Zaman zaman tepkimizin gösteriye dönüşmesini engelleyen de Cahit Hoca olmuştur.

Komite olarak tüm parti başkanlarını ziyaret edip ODTÜ'deki durumu anlatmaya çalışıyorduk. Bu ziyaretlerde sözcü genelde ben oluyordum. Bir gün Genelkurmay Başkanı'nın bizi görmek istediği haberi geldi. ODTÜ sorununu bizden dinlemek istiyordu.

Genelkurmay Başkanı'nın odasına girdiğimizde biraz şaşırdık. Oda, üç dört yıldızlı generallerle doluydu. Parti başkanlarına yaptığımız gibi, ODTÜ'deki sorunu genel çizgileri ile özetledik ve hareketimizin kesinlikle siyasi bir niteliğe sahip olmadığını vurguladık. Konuşmam bittiğinde oda derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sessizliği Genelkurmay Başkanı'nın tok sezi bozdu:

"Hocam, benim anlayamadığım bir husus var. Bizim de üniversitemiz var: Harp Okulu. Orada hiçbir disiplinsizlik yok, çıt çıkmıyor. Sizde boyuna sorun çıkıyor. Bunu anlamakta güçlük çekiyorum".

Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Verilecek yanıt belliydi; ama bu yanıt Genelkurmay Başkanı'nı gücendirebilirdi. Bunu da kesinlikle istemiyorduk. Ne yapacağıma karar verememenin sıkıntısını yaşarken Cahit Hoca yardımıma yetişti.

"Uğur, Sayın Başkan'ın bu sorusuna ben yanıt vereyim. Paşam önce bir soru sorayım size. Harp Okulu'nda öğrencilere ne öğretilmesi gerektiğini biliyor musunuz?"

"Elbette biliyoruz," diye yanıt verdi Başkan. Cahit Hoca son derece sakin, gülümseyerek devam etti.

"Bakın Paşam, sorun buradan kaynaklanıyor. Biz öğrenciye ne öğreteceğimizi tam olarak bilmiyoruz. Daha doğrusu emin değiliz. Eğer öğreteceğimiz her şeyden emin olsaydık, o zaman orası üniversite olmazdı. Üniversite, tartışarak gerçeklerin arandığı bir kurumdur. Tartışma olan yerde de sorun çıkması doğaldır Paşam".

Şaşkınlıkla ve hayranlıkla Hoca'nın yüzüne bakıyordum. Cahit Hoca'nın yanıtında üniversitemizin olağanüstü güzel bir tanımı vardı. Kriz döneminde Hoca'nın hoşgörüsüne ve soğukkanlılığına hayran kalmıştım. Size bir örnek vereyim. O dönemde en büyük korkumuz, Rektör Hasan Tan'ın Üniversite Konseyi'ni toplantıya çağırmasıydı. Biz, böyle bir çağrıyı geri çeviremezdik. Rektör, toplantıyı kurnazca yönetebilirse, sayısı az da olsa içimizdeki pasif olan muhalefeti aktif duruma getirebilirdi. Bu da bizim, "Tüm üniversite bu konuda tek vücut oldu" tezimizi zayıflatabilirdi.

İcra Komitesi olarak Üniversite Konseyi'ni resmi olmayan bir toplantıya çağırdık ve bir taktik saptamaya çalıştık. Alınan karara göre toplantıda yalnız İcra Komitesi sözcüsü konuşacaktı. Onun dışında kimse söz almayacak, kimse konuşmayacaktı.

Deneyimsiz Hasan Tan, almış olduğu direktiflere rağmen toplantıyı korktuğumuz biçimde yönlendiremedi. Toplantı bizim planladığımız yönde gelişiyordu. İşte o anda hiç ummadığımız bir şey oldu. Söz alan bir profesör, Hasan Tan'ı yalnız bırakmamamız gerektiğini, ona bir şans vermemizin zorunlu olduğunu söyledi. Bu da yetmiyormuş gibi, başladı Cahit Hoca'ya hakaret etmeye. Bu profesörün söyledikleri hem çok haksız hem çok ağırdı. Sinir içinde yerimden kalkarken Cahit Hoca koluma sarıldı:

"Otur Uğur. Rica ederim sinirlenme ve bu adama cevap verme." dedi.

Sinirden elim ayağım titriyordu.

"İyi de Hoca, bu adamın size hakaret etmeye ne hakkı var? Hasan Tan'a istediği gibi destek versin, itirazım yok. O kendi bileceği bir şey. Ama size hakaret etmesine izin veremem," dedim.

Cahit Hoca hiç sinirlenmemişe benziyordu. Son derece sakindi.

"Bak Uğur, insan değer verdiği bir kimseden hakaret görürse üzülür elbet. Ama her adamı ciddiye alırsan olmaz. Seni temin ederim ki bu adam benim için "şeffaf". Ben ona bakınca camdan bakar gibi arkasını görebiliyorum, söylediklerini duymadım bile. Duysam da umurumda değil" dedi.

Hoca'nın kendine özgü deyimleri vardı. "Şeffaf" bunlardan biriydi. Bu benzetmeyi hiç unutmadım. Daha sonra rastladığım "şeffaf" insanları da Cahit Hoca'nın yaptığı gibi umursamadım.

Cahit Arf'ın hayatını tehlikeye atarak sürdürdüğü onurlu mücadele, dokuz ay sonra sonuçlandı. Siyasiler, başta Cahit Arf olmak üzere, dürüst ve cesur bilim adamları ile mücadelenin pek kolay olmadığını sonunda anlayarak pes ettiler ve ellerini ODTÜ'den çektiler.

Mütevelli Heyeti üyelerinden birinin evinde sabaha kadar süren bir toplantı sonunda, Hasan Tan dönemi sona erdi. İktidardan da bir temsilci bulunan bu toplantı, zaman zaman çıkmaza girdi. Sorunlar çoktu. Rektör ve dekan adlarının belirlenmesi, işbirlikçilerin güvenliği, üniversiteye işçi adı altında sokulan 200 militanın durumu, vb. Sonunda bir uzlaşmaya varıldı; iki aşamalı bir geçiş dönemi olacaktı. Evden çıktığımızda güneş doğuyordu. Dokuz ay süren kabus sona ermişti. Bu dönemde olanlar, ODTÜ yapısında iz bırakan bazı hasarlara neden olmuştu elbet. Ama zararın neresinden dönülse kardı. Söz konusu dönem dokuz ayda sona ermeseydi belki de, ODTÜ'nün yeniden toparlanması olanaksız olurdu.

O gün Üniversite Konseyi'ni toplayarak gece yapılan toplantı hakkında bilgi verdik. Herkes sevinç içindeydi. Hasan Tan gidecek, üniversite açılacaktı. Yarım saat süren duygusal konuşmalardan sonra bazı üyeler İcra Komitesi'ne eleştiri yağdırmaya başladı.

"Sayın üyeler, ben İcra Komitesi'ne dekan ve rektör adları belirlemek yetkisi verildiğini hatırlamıyorum. Komite yetkilerini aşmıştır," gibi konuşmalar yapıldı. Yanımda oturan Cahit Hoca bana dönerek:

"Uğur, ne söylüyor bunlar? Son dokuz ayda neredeydi bunlar? Neden bu soruları kriz devam ederken sormadılar? Sırıtma öyle Kara Şövalye! Biliyorum, bunun böyle olacağını ilk gün söylemiştin bana. Ben de sana çok karamsarsın demiştim. Tamam, tamam haklıymışsın. Memnun oldun mu şimdi?"

Bu tür konuşanlara kızmıştır, ama kırılmamıştı Cahit Hoca. O, büyük bir özveri, cesaret ve dürüstlükle yürütmüştü bu mücadeleyi. Bazılarına "ahmak", "şeffaf" gibi sıfatlar yakıştırmıştı; ama, kimseye kırılmamıştı.

Cahit Hoca emekli olduktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'a uğradığımda vakit buldukça ziyaretine gittim. Beni görünce çok sevinirdi. Saatlerce sohbet ederdik. Konularımız hiç değişmezdi: Ülke ve eğitim sorunları.

YÖK'ün ilk rektörü, Hoca'nın matematik bölümündeki odasının kapısından adını söktürdü. Bu vandallık ve aşağılığı duyunca içim sızladı. Şöyle düşündüğümü anımsıyorum:

"YÖK rektörü bir gün elbet çekip gider. Gittiği gün de unutulur. Ama Cahit Arf gibi bir bilim adamı, adı kapılardan kazıtılsa da unutulmaz." Nitekim unutulmadı. Hoca'nın adını kazıtan rektörün adı neydi acaba? Anımsayamıyorum!

Cahit Hoca'ya türlü yaftalar yapıştırılmaya çalışıldı. Onu göklere çıkaranlar oldu; küfredenler oldu. Bana göre, Cahit Hoca her şeyden önce insandı, dürüst ve örnek bir bilim adamıydı. Ülkesini ve insanını çok severdi. Tüm hayatı boyunca bilim için, insanlık için, ülkesi için çalıştı. Onu tüm yönleri ile gençlere tanıtmalıyız. Tanıtmalıyız ki, köşe kapmaca oyunları ile şaşkına dönen yeni kuşaklar, onun kendi yetişmesinde emeği bulunanlardan devralarak daha yükseklere taşıdığı ışığı izleyerek yönlerini bulsunlar.