| Çok sevdiğim kişilerin ardından bir şeyler yazmayı oldum olası beceremem. Buna karşın, Bilim ve Teknik dergisi "Cahit Arf Dosyası" için benden de yazı isteyince, uzun boylu düşünmeden "olur" dedim. Belki, benim gibi bilim adamı olmayan, ama bu "gerçekten büyük insan"ı tanımak, birlikte çalışmak, bir şeyleri onunla paylaşmak şansına erişmiş sıradan birinin onu nasıl anımsadığı da önemli olabilirdi.
Cahit Hoca'yı 1964'te, daha TÜBİTAK'ta göreve başlamadığım günlerde tanıdım. Nimet Bey Genel Sekreterliğe yeni atanmıştı ve ilk kadrosunu oluştururken, Ankara'yı daha yakından bildiklerini düşündüğü Atilla Karaosmanoğlu, Ayhan Çilingiroğlu, Necat Sider gibi eski Planlama takımını oluşturan arkadaşlarıma bir şeyler sormak için büromuza gelip gidiyordu. Bir gün bana, Atom Enerjisi Kurumu'na bağlı olan Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'nin mevcut altyapısından yararlanarak TÜBİTAK bünyesinde bir Araştırma Merkezi oluşturmak gibi bir tasavvurları olduğunu, bunun yasal boyutunu benimle tartışmak istediklerini söyledi ve birlikte Çekmece'ye gitmeyi önerdi. Cahit Hoca'yla orada tanıştım. Bu ilk karşılaşmada, kalın camlı gözlüklerinin ardındaki gülen gözleri, kendine özgü aksanlı konuşması, elinden düşürmediği bir türlü yanmayan piposu ve kalender tavırlarıyla bu "etrafındakilerden farklı" insanın bulunduğu ortamda tartışmasız bir ilgi odağı olma nedenini anlayamamış, hatta biraz da garipsemiştim. Ama, bunun aksinin imkansız olduğunu anlamam için çok zaman geçmesi gerekmeyecekti.
Çevresiyle, hele yaşça ve mevki bakımından kendinden küçük olanlarla bu kadar kolay, bu kadar rahat ilişki kuran ve onların güvenini kazanan bir ikinci kişi tanımadım. Bu söylediğim, kuşkusuz Cahit Hoca'mın etrafında çoluk çocuğu toplayıp onlara hoşluk yaptığı anlamına gelmiyor. Sanki çok hassas bir terazisi vardı, en küçük zeka kırıntısını bile yakalar, sonra da bu zekayı nasıl geliştirebilirim, nasıl sahibine özgüven kazandırırım diye üşenmez, emek harcardı.
Kendine özgü terminolojisiyle isimlendirdi yakın saydıklarını. Sümeyir (Akçasu) ve Vahdi (Bingöl) çok sevdiği "Tenekeci"lerdendi, ben de "Lafbilimci"lerden.
Lafbilimciydim, ama günlük yaşamın sürprizleriyle karşılaştığında, örneğin ODTÜ'ye giderken yolda gördüğü her tanıdığı almak için aniden durup arkadan gelen arabanın kendisine çarpmasına yolaçtığında "ben şimdi ne yapacağım" diye ilk beni arardı.
1970 Mart'ından başlıyarak TÜBİTAK 91 gün süren bir grev yaşadı. TÜBİTAK çalışanlarının ilk sendikalaşma hareketini Genel Sekreterlik ve asıl önemlisi Bilim Kurulu kabullenmiyordu. Sonuçta toplu sözleşme çağrısına bile uymadık, masaya oturmadık, grev hakkı doğdu, Bayındır Sokak No:33'teki TÜBİTAK binasına tam 91 gün girip çıkamadık. Bu süreçte yönetimde sorumluluk taşıyan bilim adamları arasında Cahit Hoca, çalışanların derdini, meramını, niye yok yere (çünkü bütün istenen maaşlara 350 lira yani (yaklaşık %10 kadar zam yapılmasıydı, tabii sendikalaşma hakkının teslimi dışında) sokaklara döküldüklerini, acayip önlükler giyip horon teptiklerini anlamak için en çok çaba harcayan kişiydi. O kadar ki sendikacılar canımızı acıtmak için (işveren vekili olarak benim, hukuk müşavirimizin ve Bilim Kurulu Başkanı olarak onun) arabalarımızın farlarını kırdıklarında grevin sona ermesini zorlaştırmasın diye bunu açıklarken bin dereden su getirmişti.
Tıpkı bunun gibi, ODTÜ'nün 1970'lerde yaşadığı zor günlerde, üniversite özerkliğinden yana tavrı koymakla kalmadı, öğrencilerin kendilerine zarar verebilecek aşırı eylemlerini de onları ikna ederek, yumuşatmak için hep çaba harcadı.
Çocuklarım 1960'ların sonu 1970'lerin başında 8-10 yaşlarındaydılar, en çok onlara misafirliğe gitmeyi, Cahit Hoca'nın kendileriyle tatlı tatlı şakalaşmasını severlerdi. Tabii bunda Halide Hanım'ın ev mamulatı vişne likörünü, iyice su ekleyerek, onlara ikram etmesinin payı vardı. (Oğlum ölümünü gazeteden havaalanında öğrenmiş, ilk başsağlığı telefonunu ondan aldım).
En başta söyledim ya ben bilim adamı değilim, kuşkusuz bilimsel bakımdan çok önemli olduklarını düşünsem de "Arf Variantı", "Hasse-Arf Teoremi" ne demek bilmiyorum. Ama, Cahit Hoca çok "başka" bir "iyi ve büyük insan"dı. Onu tanıdığım için, kendimi onun dostlarından biri saydığım için çok mutluyum.